KÜRTLER DIŞINDA HERKESE SORUYORUM!

Yazan: admin Tarih: Oca 14th, 2010 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Bazen insan olaylar karşısında durur, bir şeyler yapamaz, söyleyemez olur ve sadece düşünmekle yetinir. Bu haller ara sıra bende de olur. Özellikle de Kürt Sorunu konusunda. Bu konu aklıma geldikçe bazen şunu da düşünmüyor değilim: Bütün dünya suçlu da, bir tek Kürtler mi suçsuz. Eğer bütün dünya Kürtler konusunda susuyorsa ve kimse Kürtler için bir şeyler yapmıyorsa, demek ki burada büyük bir hata var. Ya bütün dünya yanlış, Kürtler doğru ya da bütün dünya doğru, Kürtler yanlış. Bu olaya nerden bakarsak bakalım, hiçbir mantık ilkesi bu sorunsalı tek başına bir tarafa yükleyemez. Bu durumda devreye sadece mantık değil, vicdanların da girmesi gereklidir. Çünkü hiçbir sorun, olayın içeriğinden bağımsız bir şekilde değerlendirilemez. Mantıken tam da sorunu birinden diğerine atacakken, vicdanım devreye giriyor ve vicdan-mantık birleşmesiyle tüm dünyaya, ülkelere, ırklara vs …soru üstüne soru soruyorum.

Ne üzerine mi?

Kürtler üzerine.

Kime mi soracağım?

Dünyaya, Müslümanlara, ırklara, ideolojilere soracağım. Düşünen veya düşündüğünü iddia eden ve vicdanım var diyen herkese soracağım.

Ey dünya! Sen, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde şunları söylemedin mi?

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Ey bu sözlerin koruyucusu dünya! Her nedense, savaşta dahi yasak olan ve insanlık suçu kabul edilen kimyasal silaharla Halepçe´de binlerce sivil Kürt katlediliyor ancak senden çıt çıkmıyor. Suriye´de on binlerce Kürdün bırakın makam mevki v.s haklarını, vatandaş olma hakları bile yok; ama senden yine tek kelime ses yok. Ey dünya! İran´da hemen hemen her gün Kürtler idam ediliyor. Türkiye´de yıllarca yok sayılan Kürtler hala birçok haktan yoksun yaşıyor. Anayasada kimlik güvencesi olmayan, seçilmişleri savaş suçlusuymuş gibi ellerine kelepçe takılarak tek sıra haline sokularak adliyeye götürülen bir halka karşı senin ağzın var ama dilin yok! Şimdi senin, Kürtler karşısında tek yürek olmuş haklılığına(!) mı, senin insan hakları evrensel bildirgesi dediğin; ama Kürtler için işlemeyen yasalarına mı; yoksa mantık ve vicdanımın birleşip Kürtlerin mazlumiyetine mi hak vereyim. Kusura kalma ey dünya! Ben vicdanımın sesini dinliyorum ve seni önce vicdanına sonra da Allah´a havale ediyorum…

Ya siz müslümanım diyenler; cemaatler, tarikatlar, vakıflar, dernekler…!

Size ne demeli, bilemiyorum ki; yıllarca yanı başınızda milyonlarca Kürt yok sayıldı, dilleri yasaklandı, öldürüldü. Peki siz ne yaptınız? Koskoca bir ´´hiç´´ diyeceğim; ama bu sizin için bir mükafat olur. Çünkü çok şey yaptınız; susarak, hatta sistemin ekmeğine yağ sürerek bu insanlık suçunun baş mimarlarından biri de siz oldunuz. Ve bazen kendinizi aklamak için öyle yollara başvuruyorsunuz ki akıl erdirmek mümkün değil! Kürtlere yapılanı meşrulaştırmak için ne diyorsunuz: PKK devlete başkaldırdı, hem PKK Marksist, Leninist bir harekettir, dolayısıyla katli vaciptir. Bu durumun sizlerce meşrulaştırılmasını kabul etmemekle beraber şimdilik buraya tekrar dönene kadar buna da eyvallah diyeyim. Eğer bahanen PKK ise; o zaman şunun cevabını verin: PKK öncesi niçin sustunuz, Cumhuriyetin ilanından PKK dönemine kadar Kürtler için o çetin dönemlere (ölümler, sürgünler, yasaklar, v.s) ne diyeceksiniz. Kürtler yok sayıldıkları vakitler neredeydiniz? Yoksa o dönemde henüz kutsal kitap Kuran-ı Kerim inmemiş miydi? Yoksa inmişti de siz, henüz yüce yaratıcı Allah (C.C)´ın şu ayeti kerimesini anlayamamış mıydınız: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O´ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (el-Hucurât, 49/13). Şimdi size sesleniyorum ey Müslümanlar(!), o zamanlar neredeydiniz? Eğer derseniz o dönem henüz Kur´an inmemişti, ben de sizin cahiliye döneminde olduğunuzu anlarım ve size soracak hiç bir şeyim olmaz; ama yok, eğer derseniz Kur´an inmişti ve o ayeti görmüştük, o zaman da kainatın yaratıcısı Allah (C.C)´ın mübarek kelamı gözlerinizin önünde inkar ediliyorken niçin sustunuz ve “Allah´ın kelamını inkar eden kafir olur”(maide süresi), kelamından hiç mi korkmadınız? Korktuysanız niçin sustunuz, korkmadıysanız kendinize müslümanım diyebilir misiniz?

Şimdi de 1978 ve sonrası, yani PKK dönemine gelelim. Ama öncesinde şunu belirteyim ki Kürtleri sadece PKK ile sorgulamak çok büyük bir yanlış olur. Fakat mevzu Kürt Sorunu olunca, ilk sorgulanan PKK olduğu için durumu bu taraftan ele almak istedim. Şu açıktır ki, 1978 öncesi Kürtlere yapılan haksızlıklar olmasaydı, şüphesiz ki PKK de ortaya çıkmayacaktı. Her eylem, içinde bulunduğu tarihsel koşulların bir ürünüdür. PKK´nin ortaya çıkışı bir rastlantıymış gibi davranmak ve bu yönde söylemler geliştirmek büyük bir trajedidir. Buna rağmen, 1978 öncesini de unutalım ve PKK döneminin başlangıcından günümüze değin devam eden sürece bakalım. PKK´nin yanlış mı, doğru mu; Müslüman mı, kafir mi tartışmasına girmeyeceğim ve burada her şeyi siz müslümanım diyenlerin varsaydığı biçimde hareket edeceğim. Diyorsunuz ki PKK kafirdir ve bu yüzden katli helaldir. Peki, farz edelim ki PKK kafirdir, (Kimin kafir olduğunu; ancak Allah bilir, söylemek istediklerimin anlaşılması için farzedelim cümlesini kullandım) sırf kafirdir diye katli vacip mi oluyor? Müslümanın görevi kafiri öldürmek değil onu İslamiyet´e davet etmektir, onun hidayete ermesine vesile olmaktır. Sizler iyi bilirsiniz, Peygamber efendimiz, Taiflileri İslamiyet´e davet ederken büyük hakaretlere ve taşlanmalara maruz kaldı. Peygamber efendimiz Taif´in hemen yakınında kanlar içindeyken “Cebrail (a.s) emret ya Muhammed (s.a.v) emret bu dağı Taif´in başına yıkayım” diyor. Ama Merhamet Peygamberinin cevabı: “Yok ya Cebrail, dağı başlarına geçirirsen helak olurlar. Onun için kalsın. Olur da bir kişi dahi olsa hidayete kavuşur cehennem ateşinden kurtulur” der. Başka bir örnek daha vereyim: Peygamber efendimiz defalarca azılı düşmanı Ebu Cehil´in kapısına gidip onu İslam´a davet ediyor ve her seferinde de hakaretlere maruz kalıyor. Peygamberimiz eli boş dönüyor; ama Ebu Cehil´in Müslüman olup cehennem ateşinden kurtulma umudunu kaybetmiyor. Bu iki örnekten sonra şimdi de size soruyorum: Siz kaç defa kafir ilan ettiğiniz PKK´ye gidip de gelin Müslüman olun dediniz de onlar size saldırıp ´´hayır olmayacağız´´ dediler. Sizler kaç defa ey PKK, Siz ne istiyorsunuz, buyurun İslamiyet bize ne haklar vermişse size de o hakları verelim ve kardeşçe yaşayalım dediniz. Peygamber efendimiz (s.a.v) düşmanla savaşmadan önce savaş olmaması için önce anlaşma yoluna başvururdu; anlaşma yolu tükendikten sonra savaşırdı. Peki siz kaç defa düşman ilan ettiğiniz örgütle anlaşma yoluna gittiniz. Şimdi size soruyorum ey Müslümanlar(!): İslami vazifeniz insanların hidayete ermelerine vesile olmak mı, yoksa insanların cehennem ateşine gitmelerine yardımcı mı olmak mı? Sizi bilmiyorum ama benim bildiğim ve kaynağından öğrendiğim; Müslümanın görevi insanları cehennem ateşinden kurtarıp, cennete gitmelerine vesile olmaktır…

Ve ey milletini çok seven Türkler!

Size soruyorum:

Ulus kavramı ortaya çıkmadan ve de çıktıktan sonra da beraberce yaşadığınız, kardeş saydığınız Kürtlerle durumunuzu düşünün. Ülkenizi düşman sarmış ve Kürt kardeşlerinizle omuz omuza düşmana direnerek, düşmanı yurttan kovuyorsunuz ve ülkeyi temiz duygular beslediğiniz Kürtlerle beraber yöneteceğiz derken, bir sabah çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz ki, okulda çocuğunuzla beraber tüm çocuklar: Kürdüm, doğruyum diye başlayıp, Ne Mutlu Kürdüm! diye sona eren bir ant içiyor. Sonra diliniz yasaklanıyor ve ardından varlığınız yok sayılıyor. Akabinde de ne tuhaftır ki hem varlığınız yok sayılıyor hem de okutulan Tarih kitaplarında isminiz sadece iki yerde geçiyor. Evet koskoca Tarih kitabında isminiz sadece iki yerde geçiyor ve geçtiği iki yerde de sizden kötü ve isyancı diye söz ediliyor. Birinde zararlı cemiyet, diğerinde ise üniter yapıya başkaldıranlar olarak. Ey Türk milleti, düşün: yıllarca seni kültüründen uzaklaştırmak için her türlü oyun mubah kılınıyor, eğitimde geri bırakılıyorsun, ne kendi dilinde ne de resmi dilin Kürtçe de kendini tam anlamıyla ifade ediyorsun. Düşün ey Türk milleti, beraber kurduğun ülkede, kardeş saydığın Kürtler tarafından ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsun. Kürtler zevk-i sefalarını sürdürürken sen yiyecek aş bulabilme derdine düşüyorsun. Düşün ey Türk kardeşim düşün; Kürtlerin sana yaptıklarını kabul etmiyorsun ve hak talebinde bulunuyorsun; ama Kürtler sana vay! sen kim bana başkaldırmak kim diyerek bunun sonucunda on binlerce Türk kardeşin sebepsiz bir şekilde, dünyadan hiç bir şey anlamadan öldürülüyor. Düşün ey Türk kardeşim düşün, elini vicdanına koyarak düşün ve sorduğuma cevap ver: Kürtlerin, sana bunca yaptıklarına sen ne cevap verirdin? Hadi! Sen ne cevap veriyorsun söyle de bugün Kürtlerin de o cevabı verme hakkı olsun…

Ve ey güzel dünyalı, Müslüman, Türk, Arap, Acem, Amerikalı, Fransız v.s… Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun ve bana cevap verin: Kürtlere yapılanlar Allah´tan reva mı? Güzel bir şekilde beraber yaşamak varken, Kürtlere ve de kendinize yaptığınız bu haksızlıkların ne gereği var. Ve elinizi vicdanınıza koyun, söylediklerimden sonra hala Kürtler haksızdır diyorsanız, o zaman ben de şahsım adına söz verip Kürtlerin kaderi budur deyip, tek bir gün olsun Kürtlerin hakkı üzerine söz söylemeyeceğim…

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=2857&yazar_kod=yazar1028


BU ÜLKEDE KÜRT OLMAK!

Yazan: admin Tarih: Ara 25th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Cumhuriyet´ten bu yana Kürtler, çok zor süreçlerden geçti. Kürtler, kimi zaman yok sayıldı, kimi zaman kıyımdan geçirildi, bazen dilleri tümden yok sayıldı, bazen de birbirlerine vurduruldular. Sistem; Kürtlerin üzerine gittikçe Kürtler de başkaldırdı. Sistem, Kürtleri yok saydıkça; Kürtler köklü kültürlerine dayanarak varlıklarını gösterdiler. Bu böyle uzun yıllarca devam etti ve sonunda köklü Kürt kültürüyle baş edilemeyeceğini anlayan sistem, Kürtlerin varlığını kabul etmek zorunda kaldı. Sistem, Kürtlerin varlığını kabul etmek zorunda kaldı kalmasına; ama bu sefer öyle bir sorunla karşı karşıya kaldı ki içinden nasıl çıkılacağını sistemin kendisi de hesap edememekte. Çünkü yıllarca medyasıyla, kurumuyla, iktidarıyla v.s. Kürtleri yok sayan zihniyet bugün Kürtlerin varlığını, Türk halkının bir bölümüne kabul ettirememekte. Ülkenin en büyük sorununun Kürt Sorunu olduğunu izah edememekte, yıllarca inkâr ettiği bir sorunu başı sıkışınca bu sorunun varlığını kendi halkına kabul ettirememekte. Daha da dağıtmadan asıl konuya geçeyim; geçen hafta Abbas Güçlü´nün Kanal D´de sunduğu Genç Bakış programına katıldım. Program Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesindeydi ve konuk, Türkiye´nin çok yakından tanıdığı, her akşam milyonlarca kişinin dinlediği M. Ali Birand´tı. Programın gündemi güncel olaylar, DTP´nin yeni kapatılmış olmasından dolayı program sunucusu Abbas Güçlü her ne kadar tartışmayı parti kapatma ve Kürt sorununa yönlendirmek istediyse de geleceğin gazetecileri(!) olan öğrenciler tepki gösterip programın akışını işsizlik üzerine yönlendirmeye çalışınca Abbas Güçlü, öğrencileri Türkiye´nin en büyük sorunu nedir sorusuyla oylamaya götürdü. Oylamada öğrencilerin tamamına yakını Türkiye´nin en büyük sorunu işsizlik olduğu yönünde oy kullandılar ve böylece program daha çok işsizlik üzerine sorulan soruların cevaplandırılmasıyla geçti. İki saati geçen programın sonlarına doğru soru sormak üzere mikrofonu aldığımda ortalık birden gerginleşti; çünkü bu sefer soran bir Kürt öğrenci ve sorduğu soru Kürt Sorunu üzerine. M. Ali Birand´la aramızda geçen diyaloğu sizlere paylaşayım, sonra kaldığım yerden devam edeyim:

Sayın Birand, bu salondaki öğrenci arkadaşlarımın tamamına yakını Türkiye´nin en büyük sorununun işsizlik olduğunu oyladılar, katılmamakla beraber bir yandan onlara hak vermemek elde değil; çünkü sizler basın olarak yıllarca gerçekleri kamuoyundan sakladınız…

Birand: “ Ne gibi?”

Örneğin sizler Kürt Sorununun olmadığını yansıttınız hatta Kürtlerin varlığını inkar ettiniz…

Birand: “Biz mi?”

Tabi ki sadece sizler (medya) değil; kurumlar, siyasi partiler v.s…

Birand: “ o zaman o kurumları suçla niçin bizleri suçluyorsun?”

Sizleri suçluyorum; çünkü kamuoyuna bunları götüren sizlersiniz, onun için gerçekleri bu insanlardan sizler sakladınız. Dolayısıyla bu insanlar gerçeklerden uzak bir şekilde yaşadı ve bugün batıdaki aileler “çocuğum bugün iyi bir iş bulabilecek mi” kaygısı taşıyorken, doğudaki aileler ise “çocuğum bugün de yaşayabilecek mi” endişesiyle yaşıyorlar. Keşke empati kurabilseydik diyorum, o zaman durum bugünkünden çok daha farklı olurdu!

Birand: “Empati tek taraflı kurulmaz, empati çift taraflı kurulur, ben PKK ile empati kurmam, Türk halkı PKK ile empati kurmaz” (salondan alkış tufanı)

Sayın Birand, konuyu farklı bir yere çekiyorsunuz, burada bir Kürt genci olarak konuşuyorum (dinleyicilerden olumsuz tepkiler, susturmalar, ağır hakaretler işitiyorum) sizler faili meçhul cinayetleri niçin sansürlerdiniz?

Birand: “Evet faili meçhul cinayetleri sakladık, bu konuda medya da, devlet de suç işledi, bunun için Kürtlerden özür dileriz!”

Değerli okurlar, M. Ali Birand´la aramızda geçen diyalog bu; ama gelin görün ki kısır Türkçemle görüşlerimi dile getirmeye çalışırken dinleyiciler tarafından işitmediğim hakaret kalmadı; oysa ki ben ve yanımdaki birkaç Kürt arkadaşım program boyunca yanlış görüşler karşısında dahi tepki göstermeyip görüşlere saygıyla yaklaştık. Ve yazımın başında da belirttiğim gibi basının yıllarca inkar ettiği Kürt halkının varlığını bugün Türk halkına kabul ettirmekte büyük sorun yaşıyor ve böylece Kürt halkı görüşlerini dahi dile getirmeye çalıştığında tepkilere maruz kalıyor.

Onun için bu ülkede Kürt olmak hala zor; ama gururlu bir şeydir!

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=2780&yazar_kod=yazar1028


SÜRGÜNDEKİ OKURA!

Yazan: admin Tarih: Ara 11th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Hatırlarsanız en son yazımı gurbetteki ve sürgündeki Kürtler üzerine yazmıştım. Yazımın yayınlanmasından birkaç gün sonra Avrupa´da sürgünde olan ve sürekli yazılarımı takip eden bir okurumdan eleştiri aldım. Eleştirisinde kalemimin gücünün zayıf olduğundan ve de bildiğim bir konuyu niçin hiç ele almadığımdandı. Okurumun bu eleştirisine istinaden sorularına cevap vermek istedim. Evet kalemim güçlü olmayabilir, ben de bunun farkındayım; ama şu da bilinmeli ki kimsenin kalemi birden güçlenivermez, bunun için bol okumak ve araştırmak gerekir, inşallah ben de bunun gayreti içerisindeyim. İkinci sualine gelince; bildiğim, tanık olduğum bir ailenin elzem dolu dramını bilmeme rağmen bu konuyu niçin kaleme almayışımdır. Değerli okurumun haklılık payı yok değil; ama sürgündeki bu aileye yönelik özel bir çalışma yapmak için zaman ve şartları kolluyorum. Bu uygun zaman ve şartlar da inşallah en kısa sürede Batman Gazeteciler Cemiyetinin on beş üyesini Avrupa´ya göndereceği sürede olacaktır. Evet sürgündeki bu ailenin yaşadığı dramın çoğunu biliyorum ve bazı acı gerçeklere de tanık oldum; ama bu dramı ben bir zat, eşini ve iki oğlunu kaybeden, bir oğlu tekerlekli sandalyeye mahkum olan, bir oğlu yıllarca ceza evinde yatan, on torunu yetim olan ve üç acılı kızını Türkiye´de bırakmak mecburiyetinde kalıp geri kalan oğlunu ve kızını kurtarmak amacıyla 13 yıldır sürgünde yaşayan acılı anayla görüşüp, yaşadıkları bu acı dramı Batman Çağdaş Gazetesindeki siz değerli okurlarıma ve ulusal basına aktarmak niyetindeyim. Değerli okurum umarım şimdi bu sürgündeki ailenin dramını niçin ele almadığım konusunda bana hak vermiştir; yoksa zaten bir şeyler bilip de okuruyla paylaşmayan kişinin gazetecilik sıfatından uzak olduğunun farkındayım. Değerli okurlar umuyorum en kısa zamanda bu dramı sizler için ele alıp, bu acılı ailenin yaşadıklarını bir an için de olsa hep beraber paylaşıp ailenin acısını az da olsa dindirmeye çalışacağım ve de umuyorum bu dramı sorumlular da öğrenir, Kürt Sorunu boyutunun ne denli olduğunu ve bundan dolayı açılımın ne kadar aciliyet istediği konusunda adım atarlar…

———————————————————————————————————————————-

Başka bir okurum da aracılığımla Kozluklu İş Adamlarına seslenmek istiyor. Bu okurum birkaç gönüllü arkadaşıyla birlikte üniversitelerde okuyup da maddi durumu düşük olan Kozluklu öğrenciler için bir çalışmaya girişmişler, okurumun mailini sizlerle paylaşmak istiyorum: “Ben Batman Kozluk ilçesinden Aytaç Ayhan. Bir Üniversitede de siyaset bilimci olarak görev yapmaktayım. Şimdi konuya gelecek olursak öğrenci burslarıyla ilgili  yazınızı okudum. Bizler bir grup arkadaş olarak “http://www.kozlukgonulluleri.com” adresini kurduk ve bir süre sonra da Sosyal Sorumluluk Projesi adı altında Öğrenci Burs projesini başlattık. Şuan 18 öğrenciye burs vermekteyiz. Ayrıca gelecek on gün içerisinde yeni 10 kişiye daha burs vereceğiz. Toplam 28 öğrencimize burs vermiş olacağız. Gelecek seneye bu sayıyı 50´ye çıkartmayı hedeflemekte ve bu yöndeki çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Dolayısıyla yazınızı yazarken bu yeni durumu göze almanızı ve ona göre yeni bir yazı yayınlamanızı talep etmekteyim. Aylık 100 milyon olan burs miktarının tamamını Kozluklu İşadamlarından temin etmekteyiz. Bunların önemli bir kısmı İstanbul´da yaşamaktadır. Ancak bazı Burs veren hayırsever iş adamımız ise Batman´da yaşamaktadır. Bursla ilgili tüm bilgiler belirtilen site adresinde bulunmaktadır.”

İyi çalışmalar dileğiyle.

Aytaç Ayhan-Kamuran Balku

Site Editörü

Umarım bu arkadaşların çağrılarına kulak veren duyarlı iş adamlarımız çıkar…

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=2715&yazar_kod=yazar1028


GURBETTE, SÜRGÜNDE VE MÜCADELEDE KURBAN!

Yazan: admin Tarih: Kas 25th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

İslam ümmeti olarak bir Kurban Bayramını daha idrak etmekteyiz; ama 80 yıldır olduğu gibi bu Kurban Bayramında da Kürtler, Kurban Bayramlarını buruk bir şekilde kutluyor. Kürt ailelerinin geneli her zaman olduğu gibi yine en yakınlarından yoksun bir şekilde bayramlarını geçiriyorlar. Ailelerinden yoksun kesimlere baktığımızda bunları üç kategoriye ayırabiliyoruz: gurbette olanlar, sürgünde olanlar ve mücadelede olanlar.

Birinci kategoriyi ele aldığımızda bunlar diğer iki kategoriye oranla daha şanslıdırlar. Birçok ailenin yoksul bir şekilde hayat mücadelesi sürdürdüğü bölgemizde aile fertlerinden biri veya birileri ailesinin geçimini daha iyi sağlamak için gurbet ele düşmekte ve ailesinden uzak diyarlarda kalarak bir nevi hayatını ailesine kurban etmektedir. Bayram gelir kimi ailesinin yanında bayramını geçirme fırsatı bulur, kimisi de yol ve yapacağı diğer masraf yerine bu parayı ailesine gönderme düşüncesiyle bayramı ailesinden uzakta geçirir. Bu kategoriye çalışanların yanında üniversite öğrencilerini de katabiliriz; ama her halükarda bu kategori diğer iki kategoriden çok fazla şanslı, en azından ailelerinin yanlarına gitme şansları var.

İkinci kategoriye baktığımızda; sadece memleketlerinden değil, ülkelerinden de kopartılmış insanları görüyoruz. Bu kategori özellikle 80 ve 90’lı yıllarda sürgüne zorlanılmış yüz binlerce Kürt’ten oluşmakta. Bu kategori maddi açıdan birinci kategoriye oranla daha rahat; ama ailelerinin yanlarına dönme konusunda şansızdırlar. Bu kategori de her ne kadar sürgünde ise de bayramı aileleriyle geçiremiyorsalar da yaşadıklarını bilen ailelerini az da olsa rahatlatıyor.

Ve asıl kategorimiz olan bu son kategori; bu kategoriye kimi terör der, kimi Kürt halkı için mücadele edenler der. Bu kategoriye her kim ne derse desin; ne onlar ailelerini duyup görebiliyor, ne de aileleri onları duyup görebiliyor ve her an ölümle karşı karşıyadırlar. Bu kategoridekilerin aileleri, çocuklarına kavuşmanın hasretiyle yaşarlar(!). Bu kategoridekilere kim ne derse desin, herkes bilmeli ki bunları bekleyen bağrı yanık anneleri var ve herkes bir an için dahi olsa bu bağrı yanık annelerin yerine kendi annelerini koysun; inanıyorum ki o zaman durum çok daha farklı olacak.

Bir Kurban Bayramına daha girmiş olup, bayramı geride bırakıyoruz ve maalesef yine koçlar yerine gencecik insanlar kurban ediliyor (!). Barış adımlarının atıldığı bu süreçte umuyorum ki bir an önce barış sağlanır. Bu barışa her kim vesile olursa olsun bilinmeli ki; onlar empati kurup annesini, başkasının annesinin yerine koyup insanlığın gerçek vazifesini yerine getirmiş olacaklardır ve tarih onları hep saygıyla anacaktır.

Son olarak; artık gençlerin kurban edilmediği ve Kurban Bayramının gerçek işlevinin yerine getirileceği güzel bayramlar temennisiyle tüm bağrı yanık annelerin ve İslam Ümmetinin bayramı kutlu olsun…

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=2648&yazar_kod=yazar1028


KÜLTÜRÜNÜ ÖZÜMSEMEMİŞSEN SUSACAKSIN!

Yazan: admin Tarih: Eki 10th, 2009 | Kategori:: Kategorilenmemiş

”Ben etnik olarak Kürt kökenliyim, ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile gurur duyan bir vatandaşım. Ben Türk olmaktan, Türk vatandaşı olmaktan büyük bir gurur duyuyorum. Aslında ben, Türkiye’nin böyle bir sorunun, Kürt-Türk meselesi olmadığının en güzel göstergelerinden bir tanesiyim. Ve ben bir fırsat eşitliğinin en güzel şekilde tezahür ettiği bir örneğim. Ve ben sadece bir örnek değilim. Eminim benim gibi binlerce örnek vardır. Onun için bizim bu açılımımız çok basit bir açılımdır. Yani bu birliktelik, kardeşlik açılımıdır. Biz zaten öyleyiz, başka türlü de zaten düşünemeyiz. Bizim ayrımız gayrımız olamaz. Tabii ki demokratikleşme anlamında bir takım adımları atmamız lazım, herkes için atmamız lazım ve dolayısıyla bu bir süreçtir. Bu bir kardeşlik, birliktelik sürecidir, başka türlü de zaten düşünülmesi son derece yanlış olur.” Bu sözlerin sahibi, geçenlerde İstanbul’da bir yemeğe katılıp gecede kürsüye çıkarak yemeğe katılanlara hitap eden aslen Batmanlı(!) olan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek. Sayın Mehmet Şimşek, Kürt kökenliyim diyor ve hemen sonrasında “Türk’üm, Türk vatandaşı olduğum için büyük bir gurur duyuyorum”, diyor ve ekliyor “aslında ben, Türkiye’nin böyle bir sorunun, Kürt- Türk meselesi olmadığının en güzel örneklerinden bir tanesiyim.” Aslında sayın bakan ne güzel de sorunun Kürt-Türk meselesinin olmadığının, sorunun onun gibi Kürt(!)’lerin ve doğal anlamda kültürlerini yaşamak isteyen Kürtlerin sorunu olduğunu kavramış. Sayın Şimşek bilmiyor her halde bir insan sadece tek kökene sahiptir, iki kökene sahip başka birisine rastlanmış değildir; ama bazen her şeyin çakması olabiliyor tıpkı Çinlilerin çakmada meşhur oldukları gibi zaten sayın bakanın Çinlilere Hasankeyf’i sular altında bırakmak için “Gelin, bu projeyi yapalım.” demesi kafalarda soru işaretleri bıraktırmıyor değil. Sayın Bakan! Kürdüm demekle Kürt, Türk’üm demekle Türk olunmaz, öncelikle ne olduğunu özümsemiş olman gerekiyor; ama anlaşılan ne Kürt olduğundur ne de Türk olduğundur daha çok Çinli olduğundur. Ve sayın bakanın şunu da bilmesi gerekiyor; özümsemediği Kürtlüğü, yaşamadığı veya yaşayıp da unutmuş olduğu Kürt kültürünün üzerinden, Kürtlerin temsilcisiymiş gibi kürsülerde Kürtler adına açıklamalarda bulunması doğru değildir ve ayrıca Batmanlıyım diyorsa Çinlilere “Gelin, bu projeyi birlikte yapalım.” diyeceğine; bu projenin karşısındayım ve elimden gelen tüm imkânları seferber ederek Hasankeyf’in yaşaması için mücadele edeceğim, demeli. Son olarak şunu söylemek istiyorum; Kürtler alt bir kimlik değildir, Kürtlerin kültürleri sağlam ve asırlar öncesine dayanan bir kökendir. Kürt aileden dünyaya gelip sonra da asimile olmuş kimselerin kendilerini Kürt(!) gösterip, Kürtler adına konuşmaları doğru olmamakla birlikte bu durum; Kürt halkına ihanet ve Kürt halkının yüz yıla yakın çekmiş ve hala çekmekte olduğu acıya tuz serpmektir!

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=2390&yazar_kod=yazar1028


ABD’NİN ZENCİLERİ, TÜRKİYE’NİN ESMERLERİ

Yazan: admin Tarih: Haz 21st, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

ABD 1776’da bağımsızlığını ilan ederken, ABD kurucularından Thomas Jefferson şöyle demiştir:

 

“Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır, bu hakları korumak için insanlar arasında meşru, iktidar hak ve yetkilerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur. Herhangi bir hükümet şekli, bu amaçları tahrip eder bir nitelik kazanırsa, onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi güvenlik ve refahlarını sağlamaya en uygun görünecek ilkeler üzerine dayanan, güç ve yetkiyi aynı amaçla örgütleyen yeni bir hükümet kurmak o halkın hakkıdır.” Oysa  Amerika’nın bağımsızlık bildirgesi havada kaldı; çünkü beyazlar, zencileri ikinci sınıf insan olarak gördüler ve uzun yıllarca bu böyle devam etti ta ki günümüze kadar. Elbette siyahîlere bugün, ikinci sınıf insan muamelesi tam anlamıyla kalkmış diyemeyiz; ama şu da bir gerçek ki ABD bağımsızlığını ilan ettiği günden bugüne kadar ilk kez bir siyahi ABD başkanı oldu (Barack Hussein Obama), bu da ABD zencileri için ikinci sınıf insan muamelesinden kurtulacağının büyük bir sinyali.

 

Türkiye’ye baktığımızda ise Kurtuluş Savaşı öncesi, Atatürk Sivas Kongresinde şunları demiştir:

 

11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi’nin 1. Maddesi:

 

“1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları (ki, bu parçalar bir sonraki belgede, yani Amasya Protokolü’nün ilk maddesinde –Osmanlı toprağı, Türkler ve Kürtler’in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.) birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler…” (Sivas Kongresi, Vehbi Cem Aşkın, Ankara, 1963, Sayfa: 158)

 

          Oysa değil kardeşlik her geçen gün ayrımcılık arttı ve hatta Kürt Milleti gibi bir milletin inkârı yapıldı. Günümüzde Kürtlere karşı bazı iyileşmeler olmuşsa da ayırımcılıkların hala devam ettiğini her gün çıplak gözlerle görebiliyoruz. Özellikle bu ayırımcılıklardan birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin İstanbul gibi metropollerde yoldan geçen esmerlerin (Kürtler) polisin kimlik sorgulaması. Evet esmersen ve büyük şehirde yaşıyorsan polise göründün mü kimlik sorgulamasından geçersin; çünkü ülkede esmer olmak potansiyel bir suç(!). Bir örnek daha verecek olursam Puşi (êgal); biz Kürtler kültürümüzden gelen Puşiyi takamıyoruz; çünkü taktığımızda siyasi damga yiyoruz oysa son zamanlarda İstanbul’da gözlemlediğim birçok beyaz ve sarışın insan puşi takıyorken, puşili esmer göremiyorum. Anlayacağınız kültürümüz bize yasaklanmış, başkasına moda diye ısmarlanmış. Tabi verdiğim iki örneğin onlarcası var, hele anadilden söz etmeye hacet yok.

 

            ABD’nin zencisi başkan oluyorken, Türkiye’nin esmeri hala kimlik sorgusundan geçiyor. Umarım ABD’nin insan haklarındaki bu gelişme bize örnek olur ve ayrımcılıklar ortadan kalkar…

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=1109&yazar_kod=yazar1028


SİSTEMİN İFLASI MI, BAŞARISI MI?

Yazan: admin Tarih: Haz 6th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Yıllardır Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sistem tarafından çıkarılan bir “koruculuk” sistemi mevcut. Sistem içerisinde sistem yani. Koruculuk sistemi Kürt halkında büyük travmalar meydana getirdi; ama bu travmayı sistem (devlet) görmek istemedi, aslında görmüyor da değildi; fakat istediği bu olduğu için görmezden geliyordu. Ama Mardin’deki insanlık dışı vahşi katliam, hiçbir arka plana ve destek noktasına dayandırılamayacak kadar ağır ve sarsıcı olan bu “insanlık suçu”, koruculuk sisteminin sorgulanmasına yol açtı. Peki bugüne kadar koruculuğun Kürt halkına yaşattığı büyük travmalar neden sorgulanmadı? Sorgulanması için illa toplu bir vahşetin sergilenmesi mi gerekiyordu? Bu vahşi katliam olmamış olsaydı koruculuk sorgulanmadan eskisi gibi güllük gülistanlık bir biçimde sistemine devam edecekti; ama bu sefer iş başka; çünkü bu vahşi katliam Türkiye’nin dünyadaki mevcut prestijine büyük bir darbe vurdu. Onun içindir ki iki haftadır iktidarından, muhalefetine; medyasından kamuoyuna tüm Türkiye’de bu sistem konuşulmakta ve tartışılmakta. Bu katliamı, kimisi töreye, kimisi Kürt halkının cehaletine, kimisi de en büyük sebebi koruculuk sistemine bağlamakta. Töre, cehalet ve koruculuk bağlamı işte böyle bir katliama sebep oldu.  Peki bunun suçlusu kim: Töre mi, Kürt halkının cehaleti mi; yoksa koruculuk sistemi mi? Bana göre en büyük suçlu devlet ve Türk halkı. Şimdi devleti anladık da Türk halkı nereden çıktı diyeceksiniz? Türk halkı da suçlu diyorum; çünkü devletin bu sistemi Kürt halkına dayattığında Kürtler feryadı figan ederken, Türk halkı bu feryadı duymazdan gelerek devletin işlediği bu suça ortak olmuştur. Kimse yanlış anlamasın amacım Türk halkını karalamak değil, elbet Türk halkından da birileri duyarlılık gösterip, ses çıkarmıştır; ama bu ses çok cılız kalmıştır. Olan oldu bundan sonra böyle bir şeyin meydana gelmemesi için neler yapılmalı diye tartışmalar devam ediyor. Aslında çözümü iktidar da, muhalefet de, medya da biliyor; ama gururları bunu bilmemezliğe, çıkmaza götürüyor. Eğer gerçekten çözüm isteniliyorsa; at gözlükler atılmalı, yerine at gözlü olunmalı ve Kürt sorunu bir daha açılmamak üzere kökten çözülmelidir.  Ruskin’in de dediği gibi :                                                          

                                                          “Genellikle, bütün büyük yanlışlıkların altında gurur yatar.”

 

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=1801&yazar_kod=yazar1028

 


OKU AMA NEYİ!

Yazan: admin Tarih: Haz 6th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Yeni bir eğitim-öğretim yılına tekrar başladık. Acısıyla tatlısıyla öğrenciler okullarına gitmeye başladı. Türkiye’de eğitimin Dünya standartlarında geride olduğu malumatımız. Hele doğu ve güneydoğu denilince tamamen eğitimde geri kaldığımızı görürüz. Türkiye, eğitimde Dünya standartlarında geride olduğunu söyledim. “Bunu nereden çıkardın?” diyeceksiniz. Çok basit! Her yıl dünyanın en başarılı üniversiteleri seçilmekte ve maalesef ilk beş yüzde sadece bir üniversitemiz yer almakta. Yüzün üzerinde üniversiteye sahip olan Türkiye sadece bir üniversiteyle eğitim kalitesinde adından söz ettirebilmekte. Bu kadar üniversiteye sahip olan Türkiye niçin başarı elde edemiyor? Bunun sebepleri nelerdir? Bana göre başarı gösteremeyişimizin en büyük sebebi siyasi meseledir. Çünkü Türkiye hala kendisiyle barışık değildir. Farklılıkları zenginlik olarak değil de bir eksiklik olarak görmekte ve bu farklılıkları görmezden gelmekte. Eğitim dediğimizde akla ilk gelen okumaktır. Zaten yüce yaratıcı Allah (c.c)’da son peygamber olan H.z. Muhammed (s.a.v)’e ilk olarak “Oku!” emrini vermiştir. Okumanın önemini en bariz şekilde oradan anlayabiliriz; ama şunu da iyi bilmeliyiz ki, oku emri sadece okumaktan geçmiyor. Aynı zamanda okuduğunu anlamayı da gerektiriyor. Oku emri insanın gayesi, yaradılışı, dünyayı anlamak ve Allah’a kul olmayı vazife ediyor. Günümüzde en azından yaşadığımız ülkede eğitim sadece  “Oku!” demekten öteye gitmiyor ve daha başında büyük bir kayıpla okumaya başlıyoruz. Çocuğun ilk resmi eğitimini aldığı okulda bakın çocuğa oku tavsiyesi nelerle başlatılıyor: “Türk’üm, doğruyum…”  hay da! Ne oluyoruz? Milyonlarca çocuk Türk olmamasına rağmen niçin Türküm’ü dedirtiyorsun? Bu çocuk Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın v.s. ne olduğunu kavrayabilecek yaşta değil. Hem her sabah Türk olmadığı halde zorla Türk olduğunu ant içtirmek! Ne Mutlu Türküm’ü dedirtmek bu çocuğun gelecekte neler yaşayacağını, kendisine ve ülkesine güvensizliği doğuracağını hesap etmek gerekir.         

Her sabah çocuklara zorla Türküm… diyerek başlayıp, Ne Mutlu Türküm Diyene’yle sona erdirtilen bu and içme töreni maalesef Türkiye’ye hiçbir şey ama hiçbir şey kazandırmıyor, aksine Türkiye’den, Türkiyeli’den çok şey alıyor. Eğitime verilmesi gereken önem bir anda farklı yönlere çeviriliyor, farklılıklar arasında hiç istemediğimiz tatsız olaylar cereyan ediyor. Türkiye artık gerçek anlamda eğitime yönelmeli, farklılıkları zenginlik sayıp bu zenginlikleriyle Dünyayı imrendirmeli. Türk-Kürt kardeşliği ancak bu gibi çalışmalarla sağlanılabilir. Umut ediyorum ki artık çocuklara olmadığı şeyin andı içtirtilmeyecek ve sadece tek ırkın mutluluğu değil tüm insanların mutluluğu istenilecek…

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=808&yazar_kod=yazar1028


Can Dündar Türkler için neyse, Ferzende Kaya Kürtler için odur!

Yazan: admin Tarih: Haz 6th, 2009 | Kategori:: Ortak Çözüm Dergisi Yazılarım

Ferzende Kaya ile söyleşi/Ferit Tunç

11 - “Çoğu söyleşilerim o kadar uzun sürüyor ki, kaset çözümlerinin toplamından bir söyleşiden ziyade bir kitaba yetecek kadar malzeme çıkıyor ortaya. Gerisi bu malzemeyi yoğurmak, o da işin en keyifli kısmı.”
2 - “İlkokuldayken bir akşam matematik defterimin kareli iki sayfasına, kurşun kalemle, “öğretmenim” diye başlayan bir mektup yazdım. Öğretmenin her gün dövdüğü tembellikle suçladığı bir arkadaşımla ilgiliydi. O benim yazdığım ilk yazıydı, yazının sihrini orada gördüm.”

3 – “Çocukluğuma dair sümbüller, sosinlar, laleler kalmış şimdi hafızamda. Onlar kalsın istemişim. Uzun toprak yolları, sıkıntılı insanları, insan boyunu aşan karı, soğuğu, çaresizliği, açlığı silmişim. Bir kartpostal şimdi çocukluğumun Başkale’si, sarı bir iple bağlanmış, tozlu sandığın dibinde, ha soldu ha solacak!”

4 – “Bazı hastalıklı meslekler vardır, bir defa bulaştınız mı, bir daha kurtulamazsınız. Tıpkı “Mafyaya giren çıkamaz” efsanesi gibi. Gazetecilik de böyledir, bulaşıcıdır, bir defa bulaştınız mı, bir daha kurtulamazsınız… Dergicilik ise bütün bu bulaşıcılığın tedavisi olmayan noktasıdır. Yani bir beladır!”

5 – “Türkiye’de dergicilik zordur. Hele Kürt dergisi yapmak daha da zordur. Çünkü sizden önce dergi yapan yoktur. Yapılan dergiler siyasetlerin amatör bültenlerinden öteye gidememiştir. Yani biz gemiyle soğuk sulara açıldık. Kışın hiç bitmediği bir yere doğru, ilkbahar ve yaz mevsiminde yol aldık. Burası Kuzey Atlas Okyanusu gibiydi ve tıpkı orada olduğu gibi etraf “Aysberg”le doluydu. Biz yola çıktığımız ilk günden itibaren Kürtlerden kopup gelen buz dağlarına karşı direndik, amatörlükten ve amatörlerden uzak durduk, siyasetleri görmezden geldik, kıskançlıkları aramıza sokmadık, dedikoduya kulak tıkadık. Ama hepimiz biliyoruz ki, gün geldi büyük bir gemi olan, batmaz denilen Titanik de battı. Bizim gemimiz de bir aysberge çarptı, her zaman korktuğumuz amatörlük, cahillik ve basitlik gelip bize bulaşmadan gemiyi terk etmemiz gerekiyordu, öyle yaptık.”

6 – Ahmet Kaya romantik devrimciliği, aşkı ve başkaldırıyı temsil ediyor benim için… A. Melik Fırat ise itidali, barışı ve bilgeliği… Mehmed Uzun’a gelince, halkımın “konuşamayacaksam bana lazım değil” deyip, keserek zulmün suratına fırlattığı dilini temsil ediyor…”

7 – “İki yüz yıldan fazla bir zamandır hüznü ama sadece hüznü anlatmış bir dilde nasıl yazabilirim? Yazacak ne bulabilirim ki! Baba Tahirê Uryan, Elîyê Herîrî, Feqîyê Teyran, Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî’nin yazdıkları; Evdalê Zeynikê’nin ve daha nicelerinin sözleri henüz dolaşıyorken, yolunu arayan hayaletler gibi geziyorlarken Mezopotamya’nın üstünde bu sesler, bu şiirler, bu divanlar; benim haddim değil Kürtçe yazmak!..”

8 – “Şimdi kitaplarım üzerinde çalışıyorum. Yıl sonuna kadar tamamlamam gereken üç kitap var. Bunun yanı sıra metin yazarlığı yapıyorum bazı televizyon projelerinde. Okuyorum, geziyorum, biriktiriyorum. Geleceğe dair plan yapmak zor, ama isteklerim arasında yazmak, dergiler yapmak, belgeseller hazırlamak, çokça âşık olmak var. MultiKulti Dergisi de devam edecek, yeni ve heyecan yaratacak bir çok proje de başlayacak.”�

2 Can Dündar Türkler için neyse, Ferzende Kaya Kürtler için odur!

O hep sevdiğimiz işlere imza atan başarılı bir gazeteci, yazar ve editör. Biz kimi sevsek, en ince ayrıntısıyla onu anlatıyor; biz kime özensek, eskisiyle yenisiyle toplayıp önümüze koyuyor… Yaptığı dergiler, yazdığı yazılar ve bestseller kitaplarıyla en çok da öğrenci evlerinin vazgeçilmezi o… Kitaplarını okurken şöyle bir duyguya kapılıyor insan: Sanki büyük bir aşiret odasına oturmuşsunuz, o da başköşeye kurulmuş, mütevazı bir ustalıkla sevdiğiniz klamları söylüyor.
Ferzende Kaya’dan söz ediyoruz… Başım Belada’nın, Mezopotamya Sürgünü’nün ve Uzun Roman’ın yazarı… Bir dönem hepimizin vazgeçilmez dergisi olan Esmer’in kurucusu, babası. En güzel şiirleri, en güzel öyküleri, en güzel söyleşileri, en güzel şarkıları ulaştırıyordu bize; üstüne okuyunca hem bilgi, hem keyif veren kendi yazılarını ve söyleşilerini de ekleyerek. Hep kamera gerisinde durmayı tercih eden, adını çokça duyup, yazılarını çokça okuduğumuz, ama kişisel macerasını, fazlasıyla merakımıza rağmen pek bilmediğimiz Gazeteci – Yazar Ferzende Kaya ile konuştuk bu sayımızda…
Size sevdiğiniz yazarlardan, sevdiğiniz hikayelerden, sevdiğiniz dergilerden, sevdiğiniz şiirlerden, sevdiğiniz şarkılardan ve aşktan selamlar gönderdi… Biz söyleşiyi gerçekleştirirken büyük keyif aldık, sizin de aynı keyifle okuyacağınıza dair hiç kuşkumuz yok… İşte Ferzende Kaya ile enfes bir öykü tadındaki söyleşimiz…
3 RÖPORTAJ: FERİT TUNÇ*
Ferit TUNÇ: Uzun yıllar gazetecilik yaptınız… Haberleriniz ve söyleşilerinizde teknik bir dilden ziyade edebi bir yazı tadı var. Buradan başlamak istiyorum, bunun için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Ferzende KAYA: Bunun için bir formülümün olduğunu söyleyemem. Yaptığım haberi, hazırladığım söyleşiyi okuyorum, eğer bana heyecan veriyorsa, okurken keyif alıyorsam, o iş benim için olmuş demektir. Sanırım biraz bu yüzden dediğin gibi algılanıyor olabilir. Yazmaktan keyif alıyorum. O haberin, o söyleşinin, o portrenin içine girmek, olabilecek bütün detaylara ulaşmak, “neden ve niçin”den çok öte sorular sorma çabasına giriyorum. Çoğu söyleşilerim o kadar uzun sürüyor ki, kaset çözümlerinin toplamından bir söyleşiden ziyade bir kitaba yetecek kadar malzeme çıkıyor ortaya. Gerisi bu malzemeyi yoğurmak, o da işin en keyifli kısmı. Bunları söyleyebilirim.
Ferit TUNÇ: Bu anlamda yazıyla nasıl tanıştınız peki, geriye dönersek, “ilk yazdığım yazı şuydu” diyebileceğiniz bir örnek var mı?

Ferzende KAYA: İlkokulda coğrafya öğretmenimiz, sınıfın en tembeli olarak bilinen çocuğa sürekli baskı yapıyordu. Onu bütün sınıfın gözü önünde aşağılıyor ve dövüyordu. Derslerine çalışmamakla, tembellikle, yaramazlıkla suçluyordu. Her gün ama her gün tekrarlanan bu durumun, böyle olmadığını, ilkokul arkadaşımızın bambaşka problemlerinin olduğunu, okula ailesinin karşı çıkmasına rağmen geldiğini, zeki olduğunu, öğretmen olarak böyle davranmaması gerektiğini söylemek istiyordum her seferinde. Ama parmağımı kaldırıp, bütün bunları söyleyecek cesareti bulamıyordum. Çünkü öğretmen beni dinlemeyecek, belki de arkadaşımıza daha da kötü davranacaktı. Kaldı ki ben cesaret edip, parmağımı kaldırıp, ayağa kalkıp bunları anlatmaya çalışsam bile, düşündüğüm, içimden geçirdiğim gibi anlatamayacaktım,; eksik bırakacak, elime yüzüme bulaştıracaktım. Bir gün düşüncelerimi yazıp ona verme kararı aldım. Akşam matematik defterinin kareli iki sayfasına, kurşun kalemle, “öğretmenim” diye başlayan bir mektup yazmaya başladım. “Öğretmenim, bilmediğiniz şeyler var. Öğretmenim, görmeniz gereken şeyler var. Öğretmenim, Cafer babasının karşı çıkmasına rağmen okula geliyor, sizin dövdüğünüz kadar babası da dövüyor. Ders çalışmasına izin vermiyor. Kitapları yok. Kalemi yok. Silgisi yok. Açacağı yok. Öğretmenim, görüyorsunuz, önlüğü yok, yakası yok. Öğretmenim, ne olur dövmeyin onu.” Yaklaşık olarak böyle bir mektuptu. Çirkin bir yazıyla, kocaman harflerle yazıp, renkli bir zarfın içine koyup, üstüne de, “Sayın Mevlüt öğretmen” diye yazdım. Teneffüste bir fırsatını bulup, öğretmenimin çantasına koydum. Derse girer girmez zarfı fark etti, açtı, okudu… Sınıfta büyük bir sessizlik vardı, uzun uzun hepimize baktı. Sonra ayağa kalktı, sıraların arasında volta atmaya başladı. Beş ya da on dakika yürüdükten sonra, “Hepiniz çıkabilirsiniz, derse sonra devam edeceğiz” dedi. Heyecandan terlemiş ve kızarmış bir şekilde okulun bahçesine koştum diğer çocuklarla. Mevlüt öğretmen, mektubu müdüre okutmuş, o da bütün öğretmenleri toplayıp onlara okumuş,; kısa sürede bütün ilçeye ulaşan bir habere dönüşmüştü mektup. Yani Ahmet Kaya’nın şarkısında söylediği gibi olmuştu: “Kasaba çalkalanmış, olay olmuştu.” Cafer’e önlük, çanta, kitaplar ve elbiseler alındı. Mevlüt öğretmen ona bir daha kötü davranmadı. Ben ise büyük bir dertten yazarak kurtulmanın sevinci içindeydim. Yazmanın ne kadar sihirli bir şey olduğunu ilk orada gördüm.
4
UZUN ROMAN KİTABINDAN:
Ferzende Kaya, Ahmet Güneştekin, Mehmed Uzun ve Muhsin Kızılkaya.

Ferit TUNÇ: İşte tam da bunu kastetmiştim. Olayı öyle güzel anlattınız ki yaşamış gibi oldum… Peki çocukluğunuz nasıl bir yerde geçti?

Ferzende KAYA: Başkale’de… Yalnız ve kimsesiz bir yer olan Başkale’de geçti… Başkale’yi ben anlatamam. Ama son yılların popüler bilgi ansiklopedisi “wikipedia”dan bir alıntı yapmak istiyorum: “Başkale, Van ilinin bir ilçesidir. Van il merkezine 112 km uzaklıkta olup Hakkari ile Başkale arası mesafe 90 km‘dir.Yüzölçümü 2599 Km²′dir. İlçede tarım ve hayvancılık yapılamamaktadır. Çok sayıda köy ve mezrası bulunan ilçe teknolojik ve kültürel açıdan fazla gelişememiştir. Kaçakçılık olaylarının çok görülmesi ilçedeki emniyet ve asayiş birimlerinin sayısının artmasına neden olmuştur. İlçenin 138 km boyunca İran’la ortak sınırı vardır ve Piyade Hudut Tabur Komutanlığı tarafından 3 hudut bölüğü ve 16 karakol ile korunmaktadır. İlçe tarihinde Urartular, Hititler, Osmanlılar gibi çok gelişmiş ve bilinmiş medeniyetler yaşamıştır. 1905 yılında Rusların desteklemesiyle Ermeniler’in yönetimine geçen ilçe 1918 yılında ordu ve mahalli (milis) kuvvetlerin gayretleri ile kurtarılmıştır. 14500 kişilik nüfusu ile tenha bir yerleşim birimidir. Turizm açısından çok zayıf olup ilçede sadece 2 otel bulunmaktadır. Bu otellerin bir tanesi Hakkari yolu üzerinde ve 36 yataklıdır. Diğeri ise ilçe merkezindedir ve belediye yönetiminde bulunan otelde 30 yatak kapasitesi vardır. 2460 metre yükseltisi ile en yüksek rakımlı yerleşim birimimizdir.” İşte her şey bu teknik metinde gizli. 2460 metre yükseltisi ile Türkiye’nin en yüksek rakımlı, tarım ve hayvancılığa çok elverişli olmasına rağmen tarım ve hayvancılığın yapılamadığı, teknolojik ve kültürel açıdan fazla gelişemeyen, emniyet ve asayiş birimlerinin sayısının her geçen gün arttığı, İran’la ortak sınırı olan, 14500 kişilik tenha yerleşim birimi… Çocukluğum orada geçti. Sümbüller, sosinlar, laleler kalmış şimdi hafızamda. Onlar kalsın istemişim. Uzun toprak yolları, sıkıntılı insanları, insan boyunu aşan karı, soğuğu, çaresizliği, açlığı silmişim. Ama onlardan önce gururu, onuru, dik durmayı silmek gerekti Başkale için… Çünkü gururlu olduğu için kimsesiz ve yalnız, onurlu olduğu için sıkıntılı ve soğuk, dik durduğu için en yüksek ve tenhaydı Başkale… Bir kartpostal şimdi, sarı bir iple bağlanmış, tozlu sandığın dibinde, ha soldu ha solacak!
5
Ferit TUNÇ: Sohbet o kadar güzel gidiyor ki sorularım anlamsızlaşıyor. Bir önemi kalmadı ama bu güzel sohbeti devam ettirmek adına sormak istiyorum. Gazeteciliğe nasıl başladınız?

Ferzende KAYA: Mektuplar yazarak… İlk mektubumun verdiği cesaretle, olmayan bir kıza, aşk mektubu yazmaya karar verdim. “Sensiz geçen günlerin ardından merhaba, o çok değerli zamanını almak istemezdim…” diye mektup yazan 9 – 10 yaşlarında bir çocuk düşünün. Sonrasında ise çocuk dergileriyle yazışmaya başladım. Gönderdiğim mektuplarda, okulumuzdan, ilçemizden, çiçeklerden, kavak ağaçlarından, taze söğüt dallarından yaptığımız düdüklerden söz ediyordum. Hemen hepsi yayınlandı bu mektupların. Liseye geldiğimde gazetelere, uzaktan satış yapan pazarlama şirketlerine, gönüllü temsilcilik yapan biriydim. İrtibatım telefondan ziyade, yazışarak gerçekleşiyordu. Bir süre sonra profesyonel iş hayatına başladım, 1994 yılında haftalık çıkan ulusal bir gazetede muhabir olarak işe başladım. Ondan sonra da birçok gazete ve dergide çalıştım. Öğrenciyken gazeteciydim aynı zamanda. Halen de devam ediyor gazetecilik macerası.

MEZOPOTAMYA SÜRGÜNÜ KİTABINDAN:

A. Melik Fırat ve Ferzende Kaya.

Ferit TUNÇ: Bir süredir dergiler var hayatınızda. Hepimizde izi olan, özellikle öğrenci evlerinde elden ele dolaşan, her şeyden önemlisi okunan dergiler hazırladınız. Dergicilik nedir sizin için?

Ferzende KAYA: Bazı hastalıklı meslekler vardır, bir defa bulaştınız mı, bir daha kurtulamazsınız. Tıpkı “Mafyaya giren çıkamaz” efsanesi gibi. Gazetecilik de böyledir, bulaşıcıdır, bir defa bulaştınız mı, bir daha kurtulamazsınız… Dergicilik ise bütün bu bulaşıcılığın tedavisi olmayan noktasıdır. Yani bir beladır! Cemal Süreya yıllar yılı yakasını kurtaramadığı bu belayı bir dizesinde şöyle anlatır: “bir dergi gibi benim hayatım / bu yüzden ölmem, batarım.” Benim dergiciliğe heves etmem ise gazetelerde belirli bir çerçevenin içinde kalmak zorunda olma durumundan kaynaklandı. Gazeteciyken, haber yapıyorken, söyleşiler hazırlıyorken, çalıştığınız gazetenin rengine, tavrına, gündemine göre hareket etmeniz gerekir. Bu bir yerde mecburi, teknik bir durumdur. Bu teknik durum kimi zaman anlatmak istediğinizi kısıtlar. Dergiler daha küçük, daha lokal ve daha özgürdürler. Bu yüzden olsa gerek dergileri hep daha çok sevdim ve daha çok tuttum. Leman Dergisi bünyesinde yayın hayatını sürdüren Öküz Dergisi’yle başlayan dergi maceram halen de devam ediyor. Öküz, Yeni Harman ve Hayvan Dergileri’nin yönetimlerinde bulundum. Yaşadıkları döneme damga vuran dergilerdi bunlar. 2005 yılında ise fikri tamamen bana ait olan, projesini 6 yıllık bir süre zarfında geliştirdiğim, arşivini oluşturduğum ve Esmer adını verdiğim dergiyi, bir grup arkadaşımla beraber, 120 kişilik bir kadronun da desteğini alarak hayata geçirdim. İmtiyaz Sahipliği ve Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendim,. işe genç ve yetenekli bir ekip kurmakla yola koyuldum. Mehmet Ali İzmir, Reyhan Çiçek, Kötü Şair Şerafettin ve Bircan Değirmenci’den oluşan editoryal kadro; Rewhat gibi usta bir çizerin editörlüğünde İmam Cici, Süleyman Gök, Yahya Bağcı, Metin Çelik, Erol Eskici ve Halil İncesu’dan oluşan bir çizgi ekibi; Ahmet Güneştekin, Muhsin Kızılkaya ve Ahmet Tulgar’ın danışmanlık desteği; Azad Aktürk’ün görsel editörlüğü; Ayten Akgün ve Eylül N. Geroğlu’nun dışarıdan destekleri, 120 kişilik bir şair, yazar, müzisyen, tiyatrocu, sinemacı, fotoğraf sanatçısı, gazeteci, ressam, yönetmenden oluşan dev bir kadro ve iş dünyasından saygın isimlerin desteğiyle çıkan Esmer tam da tahmin ettiğim gibi, büyük bir coşkuyla karşılandı. Çünkü hitap ettiği okur için, yeni, farklı ve deli bir deneyimdi. Bütün bu desteklerin yanı sıra ben gecemi gündüzümü, maddi bütün birikimlerimi, arşivimi, yazımı ve kendimi 3.5 yıl, yani tam 33 sayı Esmer’e verdim. Esmer bu üç yıllık süre zarfında önemli işlere imza attı, ses getirdi ve alanında zirveyi kimseye kaptırmadı. Gün geldi, bu hayattaki her şey gibi, Esmer ile olan aşkımız da son buldu. Tıpkı insanın doğup ölmesi, tıpkı bir çiçeğin açıp solması gibi, tıpkı bir aşkın başlayıp bitmesi gibi Esmer de benim için, bana inanan, projeme sahip çıkan, 150 kişilik dev kadro için miadını tamamladı. Ben bu geminin hem miçosu, hem tayfası ve hem kaptanı olarak, herkesi sağlam bir şekilde sahile bıraktıktan sonra, gemiden hiçbir şeyimi almadan, boş bir filikaya atlayıp ayrıldım.
6

ESMER DERGİSİ’NDEN:

Yusuf Hayaloğlu, Kötü Şair Şerafettin, Ferzende Kaya, Reyhan Çiçek, Eylül N. Geroğlu, Rojin, İlkay Akkaya ve derginin yazar, çizer, dostları.
Ferit TUNÇ: Ekibinizle beraber ayrılmanızdan sonra dergi tıpkı Oğuz Aral’dan sonraki GırGır Dergisi’ne benzedi. Ercan Arıklı’dan sonra Nokta’ya ne olduysa, Tuğrul Eryılmaz’dan sonra Sokak’a ne olduysa, Musa Anter’den sonra Gündem’e ne olduysa, Yaşar Nabi Nayır’dan sonra Varlık’a ne olduysa, Metin Üstündağ’dan sonra Öküz’e ne olduysa, Esmer’e de sizden sonra o oldu. Ama şimdi ben de bütün okurlar gibi, “keşke olmasaydı” diyorum. Ne oldu da gemiyi terk ettiniz?
Ferzende KAYA: Madem gemi olarak örnek verdik, o zaman yine gemi olarak anlatmaya devam edeyim. Türkiye’de dergicilik zordur. Hele Kürt dergisi yapmak daha da zordur. Çünkü sizden önce dergi yapan yoktur. Yapılan dergiler siyasetlerin amatör bültenlerinden öteye gidememiştir. Yani biz gemiyle soğuk sulara açıldık. Kışın hiç bitmediği bir yere doğru, ilkbahar ve yaz mevsiminde yol aldık. Burası Kuzey Atlas Okyanusu gibiydi ve tıpkı orada olduğu gibi etraf aysbergle doluydu. Bilindiği gibi Grönland’dan kopup gelen buz dağları ilkbaharda ve yazın ilk aylarında Kuzey Atlas Okyanusunda sefer yapan gemiler için büyük tehlike teşkil ederler. Kürtlerle ilgili iş yapanlar için, bu tehlike kıskançlıktır, dedikodudur, amatörlüktür. Biz yola çıktığımız ilk günden itibaren Kürtlerden kopup gelen bu buz dağlarına karşı direndik, amatörlükten ve amatörlerden uzak durduk, ideolojileri görmezden geldik, kıskançlıkları aramıza sokmadık, dedikoduya kulak tıkadık. Ama hepimiz biliyoruz ki, gün geldi büyük bir gemi olan, batmaz denilen Titanik de battı. . Bizim gemimiz de bir aysberge çarptı, her zaman korktuğumuz amatörlük, cahillik ve basitlik gelip bize bulaşmadan gemiyi terk etme vakti gelmişti, öyle yaptık.

Ferit TUNÇ: Daha sonra aynı ekiple, başka bir gemi yaptınız, MultiKulti Dergisi çıktı… Şimdi MultiKulti’ye de ara verdiniz, sanırım benim gibi bütün okurlar da merak ediyor. Geri dönecek misiniz?
Ferzende KAYA: Evet… Çünkü tedavisi yok bu alışkanlığın! Ben dergi yapmalıyım… MultiKulti Dergisi, Esmer ve öncesi dergilerden tamamen bağımsız bir proje olarak gelişti. Dünyanın bir çok yerinde MultiKulti oluşumları mevcut. Biz de aynı bakış açısıyla, bu topraklardaki, Anadolu’daki, Mezopotamya’daki çokkültürcülüğü işleyelim istedik. İşte bu yüzden eski kadronun tamamının desteğini alarak, araya yeni isimleri de katarak yola çıktık. İki sayı yayınladık, ancak daha sonra dağıtımla ilgili bir takım problemler yaşadık. Bütün bunlara ek olarak, kendimizi bu kadar yormamamız gerektiğine kanaat getirdik. Gemiyi dingin bir limana çektik, şimdi dinleniyor, araştırıyor ve hazırlık yapıyoruz. Fırtına çıkmadan, şer, fitne, fesat, cehalet ve amatörlük sisi her tarafı kaplamadan, uzakta, çok uzakta yanan fenere doğru yola çıkacağız… Biliyoruz, okurlarımız, dostlarımız özledi bizi, biz de onları özledik, çok özledik. Gün geldi, tıpkı Tarık Bin Ziyad gibi gemileri yakmak istedik… Bize inanan, bizi bekleyen herkesin geri dönüş ümidini kesmek için bütün gemilerimizi yakmak istedik ama yapamadık. Tarık Bin Ziyad, Afrika’dan gemilerle İspanya sahillerine çıkar çıkmaz, ordusunun dönüş ümidini kesmek gayesiyle bütün gemilerini yaktırmış ve “yeni vatanımız burası” demişti. Ama sessizlik bizim için vatan olamaz, ses olacağız, nefes olacağız.

Ferit TUNÇ: Büyük bir heyecanla bekliyoruz… Şimdi biraz da eserlerinize gelmek istiyorum. Biz kimi sevsek, siz onu yazmışsınız. Ahmet Kaya gibi asi, romantik, devrimci bir sanatçıyı; A. Melik Fırat gibi azimli, çilekeş, filozof bir siyasetçiyi; Mehmed Uzun gibi derin, yalın ve muhteşem bir edebiyatçıyı yazdınız… Niçin özellikle bu isimler?
Ferzende KAYA: Aslında yazmak istediğim çok sayıda biyografi kitabı var. Şu ana kadar birçoğunu da yazmış olmam gerekiyordu. Ama ben yazdığım portreyi sindirebilmiş olmalıyım, işte bu yüzden gecikiyorum. Bu saatten sonra benim için teknik olarak yazmak çok kolay. Çünkü yıllardır yazmak istediğim yirmiye yakın isimle ilgili araştırmalar yapıyor, arşiv topluyor, görüşmeler gerçekleştiriyorum. Ama bir ismi kitaba dönüştürebilmek için, ona dair her şeyi sindirmem gerekiyor. Ahmet Kaya benim gençliğimin fon sesiydi, onun şarkılarıyla büyümüş, onun şarkılarıyla sakallı devrimci ağabeyleri sevmiş, onun şarkılarıyla âşık olmuş, şehirler bombalanırken sevişmiştim. Yani onunla doluydum zaten, yine de iki yıla yakın bir süreye yayıldı bitmesi. A. Melik Fırat ise benim için geçmişten bugüne kalmış kıymet ölçülemez bir sestir. Dedelerimin, atalarımın, Mezopotamya’nın sesi. İtidal içinde barışı haykıran hüzünlü, mağrur, onurlu bir ses. Yalnız bir derviş gibi doğru bildiklerini söylemeye devam ediyor. Mehmed Uzun’a gelince, halkımın kesilmiş dilidir o. Hikâyesi çok derin. Sordunuz, anlatacağım dilim vardığınca, uzun da bulsanız dinlemeniz, sıkıcı da gelse okumanız gerekecek. Zamanın birinde “Mala Lalo” diye bir aile vardı. “Lal Ailesi”, yani “Dilsiz Ailesi” denirdi. Lakapları, aile şecerelerini, geçmişte kalan her şeyi bir takıntı haline getirmiş biri olarak, hep merak ettim, acaba nereden geliyordu bu lakap? Ailede hiç dilsiz yoktu çünkü… Günlerce sordum, kimse bir şey bilmiyordu, bilenler anlatmıyordu, en sonunda anlatacak bir nefes buldum. Dinledim. Çok eski değil, yakın zamanların birinde, oralarda, kendilerine ait topraklarda huzur ve barış içinde yaşıyorlarmış. Gün gelmiş, hep pusuda yatan felek tarihin zulmünü de yanına alarak üzerlerine çökmüş. O topraklarda derler ki, “felek birinin üzerine çöktü mü, belini 14 yerden kırarmış!” İşte tam da bu deyimde anlatıldığı gibi olmuş. Bela gelmiş onları bulmuş, evlerinden, yurtlarından, bağlarından, bahçelerinden olmuşlar. Hepsinden önemlisi o güne kadar duymadıkları, görmedikleri bir zulümle karşı karşıya kalmışlar. Zulüm konuşmalarını yasaklamış. Evet, yanlış duymadınız, konuşmaları yasaklanmış. Başka bir yerden gelmiş, başka bir dilden konuşanlar, onların kendi topraklarında kendi dillerini konuşmalarına yasak getirmiş. Bir süre hiç konuşmadan, ne yapabileceklerine dair bir çözüm bulamadan yaşayıp gitmişler. Ama felek boş durmamış, kan almak, can almak, huzuru bozmak istemiş. Her tarafa yayılmış zulüm, bu sefer konuşan herkese ceza kesmeye başlamış. Konuşanların mal varlıkları, üç beş kuruşları, gün geliyor üstlerindeki elbiseleri bile alınıyormuş. “Mala Lalo”nun “Lalo”su; o zamana kadar “Lalo” diye bir lakabı olmayan; yiğit, delikanlı, anasının kuzusu Lalo; bülbül gibi konuşan, stranlar söyleyen Lalo; olanlara daha fazla dayanamamış. Zulmün karşısına dikilmiş, elinde bir bıçak, bıçak bıçak gözleri, rüzgâra duran gölgesiyle bakan herkesi titretiyormuş. Ahali toplanmış, zulüm ile Lalo karşı karşıya gelmiş. Lalo bıçağı sıkı sıkıya tutmuş, dilini dışarı çıkarmış, elinin yetiştiği derinlikte, tek bıçak darbesiyle, kınalı bir kuzuyu keser gibi kesmiş dilini ve zulmün suratına fırlatmış… İşte Mehmed Uzun edebiyatı, zulmün suratına fırlatılan “Lalo”nun kestiği o dildir. Can buldu, ruh buldu, dile geldi, dünyaya meydan okudu, dünyayı hayran bıraktı kendine. İşte bu yüzden, tam da bu yüzden, bu isimler…

7
HAYVAN DERGİSİ’NDEN:
Ferzende Kaya, Oğuz Aral, Metin Üstündağ, Mine Söğüt, Yaşar Kemal ve Hatice Meryem.

Ferit TUNÇ: Hayatlarını yazdığınız isimlerden Ahmet Kaya ve Mehmed Uzun’un yaşadıkları son için neler söylemek isterdiniz? Onlar hiç de hakketmedikleri bir sonla aramızdan göçtüler…

Ferzende KAYA: Bu dünya kurulduğu günden beri iyiler hakketmedikleri bir sonla ayrılıyorlar… Çünkü onlar ömürlerini kötülükle savaşmakla geçiren birer iyilik savaşçısıdırlar. Bu savaştan galip çıkıyorlar çıkmasına ama yorulmuş, yıpranmış, yaralar almış olarak çıkıyorlar… Derin yaralar, hekimsiz yaralar, dermansız yaralar. Peygamberlerin bu dünyadan göçüşü de aynı olmuştur. Filozofların, bilgelerin, dervişlerin göçüşü de öyle olmuştur. Pir Sultan Abdal da öyle göçmüştür. Evdalê Zeynikê de öyle göçmüştür. Eğer Ahmet Kaya bir roman karakteri olsaydı, yani bir hayal ürünü olsaydı, sonunun tam da öyle kurgulanması gerekiyordu. Bu kadar itirazı olan, bu kadar duruşu olan, bu kadar sevilen, bu kadar kavga eden, kısacık ömründe efsaneleşen bu kahramanın, sürgüne gitmesi ve orada ölmesi gerekiyordu. Mehmed Uzun, ah Mehmed Uzun… “Kader Kuyu”sunu Mir Celadet ile kazmış, Evdalê Zeynikê ile beraber “Xecê û Siyabend”i bu dünyadan uğurlamış, Meyro ile Bengîn’e kulak vermiş, Memduh Selim Bey’e ses olmuş, Baz ile Kevok’a ruh vermiş, Dicle olup akmıştı Mehmed Uzun… Ey felek, o kanser olmasaydı da kim olsaydı! Hayatı sayesinde komutan kelimesini sindirebildiğim tek insan olan Büyük Komutan Selahaddin’in meşhur bir sözü var… Selahaddin bütün yiğitleri, koçları, cengâverleri, bıyıkları yeni terlemiş körpe gençleri peşine takmış cenge giderken, gözü yaşlı, bağrı yanık anneler keser yolunu… “Ey yiğit, ey büyük kumandan, kıyma yavrularımıza, bizi onlarsız, onları bizsiz koyma!” derler. Selahaddin ordusunu durdurur, yüksekçe bir yere çıkarak, savaşı hiç istemediğini, barıştan yana olduğunu, ömrü boyunca hep barış için çabaladığını, ama feleğin savaştan başka seçenek bırakmadığını anlatır ve ağlayan ve sızlayan ve inleyen annelere dönerek şöyle der: “Berxê Nêr, Ji Bo Kêr!” (Koçlar feda edilmek için vardır.) Onlar bilinçli bir yol seçtiler, bu uğurda öldüler, dünya varoldukça eserleriyle yaşayacaklar…
Ferit TUNÇ: Kürtçe yazabiliyor musunuz? Ya da ilerde Kürtçe eserler yazacak mısınız?

Ferzende KAYA: Teknik olarak bakarsak, “Evet, Kürtçe yazabiliyorum…” Ama manevi olarak, “Hayır, buna asla hazır değilim…” İki yüz yıldan fazla bir zamandır hüznü ama sadece hüznü anlatmış bir dilde nasıl yazabilirim? Yazacak ne bulabilirim ki! Ağır bir sorumluluk, büyük bir yetkinlik, derin bir birikim lazım bunun için… Bir bedel lazım her şeyden önce. O kadar hüznü, o kadar acıyı, o kadar kederi kaldıramam ne yazık! Baba Tahirê Uryan, Elîyê Herîrî, Feqîyê Teyran, Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî’nin yazdıkları; Evdalê Zeynikê’nin ve daha nicelerinin sözleri henüz dolaşıyorken, yolunu arayan hayaletler gibi geziyorlarken Mezopotamya’nın üstünde bu sesler, bu şiirler, bu divanlar; benim haddim değil Kürtçe yazmak!.. Söz ağır o mecliste, oturunca kör olmak var, oturunca kalkmamak var, oturunca “ser vermek” var. Ben o meclisin bir köşesine sinmiş, hüzünden, kederden, sıkıntıdan iyice gözden kaybolmuş, sessizce stranları dinleyen bir üyesiyim sadece…
8

ÖKÜZ DERGİSİ’NDEN:

Muhsin Kızılkaya, Orhan Pamuk, Ferzende Kaya, Metin Üstündağ, Hatice Meryem ve derginin diğer yazar – çizerleri.

Ferit TUNÇ: Sizin aşk temalı denemeleriniz de yayınlanıyor kimi zaman! İki insanın diyalogları çerçevesinde gelişen bu yazılar çok ilgi görüyor. Neden daha fazla yazmıyorsunuz? Aşk korktuğunuz bir konu mu?
Ferzende KAYA: Aslında aşktan ziyade, kadın erkek ilişkisi üzerine bir iki yazı yazdım. Sade, basit bir dille, gündelik ilişkileri içeren metinlerdi bunlar. Evet, gelen tepkilerden anladığım çok sevildiğiydi o yazıların. Aşk yazan kişi, ya da spor yazan kişi yada siyaset yazan kişiden ziyade, yazan kişi olabilmek önemli. Ben ise hiçbirini yapabiliyor iddiasında değilim. Ama aşkı yazma, ilişkileri yazma düşüncesi heyecan veriyor doğrusu. Çünkü ben iflah olmaz bir aşığım. Âşık olma durumuna âşık biriyim. Hiçbir şey aşk kadar heyecanlandırmıyor insanı, aşkın böyle güzel bir ruh haline neden olması da beni heyecanlandırıyor. Aşk mutluluk kadar acı demektir, keder demektir, hüzün demektir… Böyle olunca bütün anlattıklarımı baz alırsak eğer, evet korkuyorum ondan, ama uzak durmamalı, yakınında olmalıyım. Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yapsan bile gün gelecek bitecektir. Aşkın aslında bittiğinde başladığına inanıyorum ben. Yaşarken sadece mutlu oluyor çünkü insan… Ama bittiğinde, derin kederlere boğduğunda seni, oturup o aşkı yaşamaya başlıyorsun. Niçin bu kadar heyecanlandığını, neden bu kadar sevdiğini; onun gözlerine, kaşlarına, bakışına, yüzündeki yarasına, busesindeki benine neden tutulduğunu, ne büyük anlamlar yüklediğini düşünürsün. Ondan sonra fark edersin, aşkı aşk gibi yaşadığını, bitmesi gerektiği noktada bitirdiğini… Tam da burası için büyük şair Nazım Hikmet şunları yazmıştır: “Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. ‘Peki o ne yaptı’ deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.” Aşk tek kişiliktir, yaşanır, biter, yaşanmalı, bitmeli…

Ferit TUNÇ: Peki, sizce Kürtler için bir sanat camiasından söz edebilir miyiz? Kimlerden oluşuyor bu camia, nasıldır, ne yer, ne içer, nerelere giderler?

Ferzende KAYA: Ne yazık ki böyle bir camiadan söz edemeyiz. Çünkü Kürtler bulundukları ülkelerdeki camiaların içinde yer almak durumundalar. Işıltılı olan, parıltılı olan, ilgi gören, alaka gören oralar. Bir de Kürt kökenli olmak ayrı bir şey… Kürtçe üretmek ayrı bir şey. Örneğin müzik piyasasında “Unkapanı kriterleri” bütün herkes için geçerli. Kürtçe müzik yapanlar da oralarda bulunmak zorunda. Ya da edebiyat dünyasında yayınevleri aynı, dağıtım şirketleri aynı, algılar aynı, beğeniler aynı… Ortak bir kültür söz konusu, mecburi bir ortaklık bu. Tabii ki bu ortaklıkta Kürtçe yazan, Kürtçe söyleyen, Kürtçe oynayan, yani kısacası Kürtçe üreten sanatçı veya yazar, sadece renk olarak bulunuyor. Bir keşif gibi, bir fethetme düşüncesiyle kol kanat açılıyor onlara. Bu ortak kültür içinde bir kitaba, bir albüme, bir filme, bir oyuncuya, olması gerektiği gibi, yani “iyi mi, kötü mü” diye değil, “Kürtçe mi, değil mi” diye bakılıyor. Eğer Kürtçe’yse o sadece bir renk olarak yer alabiliyor. Kalitesiyle, birikimiyle, içeriğiyle, duruşuyla, anlatımıyla yer bulamıyor işler ne yazık ki! Bu yaklaşım, demin sözüne ettiğimiz eleştiri kuramının gelişmesini engelliyor, çünkü hiçbir üretim niteliğiyle değerlendirilmiyor. Durum böyle olunca, kalabalığın içinde bir tane olsun diye bakılan Kürt kültürü ve bu kültürün üreticileri için hangi sanat camiasından söz edebiliriz ki?
Ferit TUNÇ: Kürt müzik piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz? Yapılan albümleri nasıl buluyorsunuz?

Ferzende KAYA: Hangi müzik piyasası? Birbirine sıkı sıkıya düşman bir iki müzik firması, birbirinden nefret eden bir iki aranjör, birbirini görmeye bile tahammül edemeyen sayıları bir elin parmakları kadar olan sanatçılardan mı söz ediyoruz burada? Bugünlere zor gelindi biliyorum, birileri çok bedel de ödedi, bunu da biliyorum… Ama bütün bu kıskançlıkların, çekememezliklerin, zaafların, basitliklerin altında, “Kürt olmanın bir mesleğe dönüştürülmesi” durumu yatıyor… Kürt olmak meslek haline getirildi, bu dayatıldı, Kürtler de bunu kabul etmiş ve sindirmiş durumdalar. Yani tek başına yazar, müzisyen, oyuncu, yönetmen, öğrenci, dul, bekâr, öksüz, yetim, ev kadını, işsiz ya da vatandaş olmanız yetmiyor, başına Kürt eklemeniz gerekiyor… Bu psikolojiyi sanatçılarımız, yazarlarımız, oyuncularımız, yani üreticilerimiz de sahiplendi. Nedeni ise çok basit. Üretilen işler, tüketicinin önüne, “Kürttür işte destek verin” diye konuldu hep. Bu ürünleri alıp tüketenler de gerçekten uzun yıllar bu psikolojiyle aldılar, “Kürttür işte destek veriyoruz.” Hâlbuki Kürttür ama emek vermiş, kafa patlatmış, çalışmış, didinmiş, bir iş koymuş ortaya. O ürün senin hoşuna gidiyorsa, ondan besleniyorsan, onu okumak, onu dinlemek, onu seyretmek seni mutlu ediyorsa al ve almalısın. Geceler düzenleyerek, destekler toplayarak, dilencilik yaparak müzik yapılamaz. Kürtçe söyleyen, Kürt müziği yapma iddiasında olanlar bu psikolojiden kurtulup, yeni arayışlara girip, dünyayı takip edip, iyi olana, güzel olana imza atmalılar. Tekrarın tekrarın tekrarını dinlemek istemiyoruz artık. Amatörlük bitmeli, profesyonel olmalı her şey ve herkes.
Ferit TUNÇ: Şimdilerde neler yapıyorsunuz? Geleceğe dair ne tür planlarınız var?

Ferzende KAYA: Kitaplarım üzerinde çalışıyorum. Yılsonuna kadar tamamlamam gereken üç kitabım var. Bunun yanı sıra metin yazarlığı yapıyorum bazı televizyon projelerinde. Okuyorum, geziyorum, biriktiriyorum. İş olarak bir süredir ressam Ahmet Güneştekin’le beraber çalışıyorum. Ortak birçok projemiz söz konusu. Yakın zamanda adım adım hayata geçecek iddialı projeler bunlar. Geleceğe dair plan yapmak zor, ama isteklerim arasında yazmak, dergiler yapmak, belgeseller hazırlamak, çokça âşık olmak var. Bunlara ek olarak çok çok güvendiğim, sesine hayran olduğum, bilgili, birikimli, eğitimli, genç, yetenekli ve profesyonel bir müzisyenin, Kürtçe söyleyen, olağanüstü bir kadın sesinin albümünün hazırlanmasında yer alacağım. Çok sürpriz bir isim, büyük bir çıkış yapmaya, hepimizi sallamaya geliyor.
Ferit TUNÇ: Son olarak gençlere, üniversite öğrencilerine ve okurlarımıza; yazıya, edebiyata, müziğe, kısacası hayata ve sanata dair neler söylemek istersiniz?

Ferzende KAYA: Öğrenciliğin keyfini çıkarsınlar. İnsan hayatının en güzel ve verimli yıllarıdır öğrenci olduğu yıllar. Okusunlar, tartışsınlar, dinlesinler, gezsinler, eğlensinler. Bunalım müziklerden, bunalım müzik grupları ve müzisyenlerden, bunalım aşklardan, her türlü ideolojiden, bu ideolojilerin kitaplarından, mini mini beyinlerden, ağbicilik müessesinden uzak dursunlar. Dünyayı tanıma fırsatları olursa, hiç kaçırmasınlar. Korkmasınlar, ezilmesinler, ümitsiz olmasınlar… Bu dünyada herkes iyi yaşamayı, iyi giyinmeyi, iyi beslenmeyi, iyi yerlerde oturmayı, iyi olan, kaliteli olan her şeye sahip olmayı hak ediyor. Haklarını arasınlar, haklarını alsınlar. Ha bu arada bütün bunları söyleyip sabahtan beri ahkâm kesen ben, halen bir öğrenciyim, hep de böyle kalmak istiyorum. Bu yüzden beni de çok dinlemesinler. Size gelince, güzel derginizi, gayretinizi büyük bir sempatiyle takip ediyorum, çoğu Kürt, çoğu Türk kavruk çocuklar!

Hep ağlarlar!

Yazan: admin Tarih: Haz 6th, 2009 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

   Coğrafyamızın hiç eksilmeyeni savaşlar. Tarihten beri var olup, eksilmeyen  hükümranlık kavgaları. Ve hiç dinmeyen Anaların gözyaşları… Bir “Anneler Günü”nü daha geride bıraktık; lakin annelerin güldüğü, sevindiği bir anneler günü değil; üzüldüğü, gözyaşlarının sel gibi aktığı bir anneler günü! Hiç yüzlerini güldüremedik bu şefkat abidesi, bağrı yanık annelerimizin. Her seferinde belki bu sefer annelerimizin yüzlerini güldürürüz umuduyla bekleriz anneler gününü; ama hiç olmadı ve olmayacak gibi de; çünkü bir türlü bitmedi kardeşin kardeşi vurduğu/ kardeşin kardeşe vurdurulduğu bu sonu görünmeyen savaş. Ana yürekleri bu sefer de yandı ismini koyamadığım savaştan. Ana yürekleri aynı acıyı paylaştı, aynı acı duygulara ortak oldular. Annelere yapılan bu haksızlık yıllardır gözlerimizin önünde; ama her haksızlık için seferber olunurken bunda kutuplaşmaya gidiliyor. Birileri ateş yakıyor, diğerleri ateşi söndüreceklerine ateşe körükle yaklaşıp ateşi daha da alevlendiriyor. Ve bunun sonucunda umutlar ertelenmiş oluyor, kimi anneler üzerilerinden hiç çıkarmamak üzere karalar bağlanıyor. Türkiye’de her ne vakit umutlar yeşermeye başlıyorken, bilinmeyenler tarafından yeşermeye başlayan fidanlara su verileceğine, asit veriliyor. Bundan üç yıl önceydi Diyarbakır’da bir panele katılmıştım, panelde çok duygulu, anlamlı, geleceğe dair umut verici bir sahneyle karşılaştık: Sahnede iki anne: biri Türk, çocuğunu  askerde kaybetmişti; diğeri Kürt, çocuğunu dağda kaybetmişti. Bu iki bağrı yanık anne el ele tutuşmuş ve çocuklarını kaybetmenin acı duygularını paylaşarak, paneldekilere şöyle seslenmişlerdi: “Bizler çocuklarımızı farklı konumlarda kaybetmiş olabiliriz; ama duygularımız ortak: çünkü bizler anayız, bu acıyı her anne iyi bilir onun için lütfen bitsin bu kardeş kavgası, biz evlatlarımızı kaybettik başkaları kaybetmesin.”

        Evet ana yüreği böyle işte kendisi gördüğü acıyı başka analar görmesin diye yapmayacağı fedakarlık yoktur. Bu fedakar anneler için ne yapılsa azdır, zaten annelerin de fazla istedikleri bir şey yok sadece en doğal hakları olan çocuklarının yaşamı. Umuyorum ki en kısa zamanda annelerimize çok gördüğümüz barış ortamını yakalar ve annelerimizin yüzlerini üç yüz altmış beş günde bir değil her gün güldürürüz…

 

 

 

Aslında ben daha güzel ölürdüm  

arka bahçede askercilik oynarken   

tahta tüfeğimle toprağa uzanır  

annemin sesiyle doğrulurdum hemen  

-Çabuk kalk üstün kirlenecek hınzır!  

Yerdeyim yine bak anneciğim  

n’olur kızma adımı çağır  

 

        Sunay AKIN

 

http://www.batmancagdas.com/index.php?teamt=yazar&yazi_no=393&yazar_kod=yazar1028