ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANCIL MÜDAHALEDE “IRAK KÜRDİSTANI” ÖRNEĞİ

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Özet:
Günümüz uluslararası hukuk alanında “insancıl müdahale” ön planda olurken, bu müdahalenin aslında BM tarafından pek de doğru bir şekilde yerine getirilmediğini ve kimi durumlarda ise BM’nin tamamen sessiz kaldığını söyleyebiliriz. Bu makale özellikle de 1980’li yılların başından 1991 Körfez Savaşı’nın sonlarına dek Irak’ın, kendi sınırları içerisinde otonom bölge olan Kürdistan’a yaptığı katliamlar karşısında BM’nin sessiz kalmasıyla “insancıl müdahalenin” pek de amacına yönelik olmadığını ele alacaktır.
Giriş:
Günümüz uluslararası hukuk sistemi uluslararası arenada yaşanan gelişmeler sonrasında birçok soruna çözüm bulmakta yetersiz kalmaktadır. Ulusal devletlerin çıkarları güdümünde yürüttükleri politikalarla yetinmeyerek, uluslar arası alandaki hukuksal yetersizliği sistemin zayıflığına bağlama çabası içerisindeler.
İnsancıl müdahale, herhangi bir devlet tarafından insan haklarının veya uluslararası insancıl hukuk kurallarının ağır ve yaygın bir şekilde ihlal edilmesini veya devlet otoritesinin çökmesi sonucunda ortaya çıkan insancıl nitelikli krizleri önlemek amacıyla, ihlalden sorumlu devletin izni olmaksızın ona karşı, bir başka devlet veya devletler topluluğu yahut uluslararası bir örgüt tarafından gerçekleştirilen askeri kuvvet kullanımıdır.
Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Uluslararası İlişkiler terminolojisinde kendine yer edinmiş olan insancıl müdahale kavramı üzerinde tartışmalar bugüne dek devam etmektedir. Bu kavram her ne kadar uluslararası hukukun gündemine son yıllarda yerleşmiş olsa da, kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Antik çağlardan bu yana özellikle filozoflar ve sosyal bilimciler savaşların nedenlerini sorgulamışlar, devlet adamları ise farklı bir bakış açısı ile savaşlar için geçerli nedenler bulma arayışına girmişlerdi. Bu nedenler tarihten günümüze pek çok kere farklı nitelikler kazanmıştır, kimi zaman devletin çıkarları, kimi zaman kendini tehdit altında hissetme, kimi zaman da din, savaşları meşru kılan nedenler olarak gösterilmiştir. Gösterilen nedenlerin arasında günümüze kadar meşruluğu tartışılan en önemli düşünce iyilik ve insanlık adına savaş düşüncesidir. Bu düşünce günümüzde “Bir devletin, başka bir devletin vatandaşlarını, o devletin kendi zulmünden kurtarmak için ülkesi dışında münferiden kuvvet kullanması” olarak tanımlanan ‘insancıl müdahale’ şeklinde tanımlanmıştır.
1990’lı yıllara dek dolaylı yoldan gerçekleştirilen İnsancıl müdahale, soğuk savaşın bitimiyle de 1990’lı yılların hemen başında iki olgunun sonucu olarak doğrudan gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu iki olgudan birisi, insan hakları kavramının son elli yılda giderek evrensel nitelik kazanmış olması, diğeri ise soğuk savaşın bitmesiyle dünyanın çeşitli bölgelerinde insanlık dramlarına yol açan etnik, dinsel ve ulusal çatışmaların patlak vermesidir.
1991 Körfez Savaşı’nın sonlarına dek, Irak’ın kendi sınırları içerisindeki ‘Otonom Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan Kürtler, dünyanın gözü önünde Irak lideri Saddam Hüseyin tarafından kimyasal gaz kullandırılarak on binlerce Kürdü kıyımdan geçirmesi ve yine on binlerce Kürdü yerlerinden etmesi uluslararası hukukta yeni bir süreç başlatmıştır. Körfez Savaşı sırasında Iraklı Kürtlerin, Saddam Hüseyin’in şiddetine karşı uluslararası toplum tarafından yasal olarak korunmasına imkan veren BM Antlaşması’nın VII. Bölümü gereğince bu durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğine hükmeden 688 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ise insancıl müdahale konusunda uluslararası hukuk ve siyasi eylemi bağdaştıran bir ilk oluşturmaktadır.
Irak’ta Kürt İsyanları
Mitanniler ve Medler gibi tarihi halklardan gelen Kürtler, Birinci Dünya Savaş’ından Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla yeni devletler yaratan sınırlarda düşünülmeden çizildi ve Kürtlerin Dağlık yurtları; Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında paylaşıldı. İngilizler, 1918’de petrol bakımından zengin olan Osmanlı vilayeti Musul’u işgal etti, 1920’de ise, Osmanlı vilayetleri olan, Bağdat, Basra ve Kürt nüfuslu Musul’dan derme çatma bir Irak yarattı. O zamandan beri, Irak Kürtleri, İngiliz kuvvetleri denetimindeki Bağdat Arap yönetimine karşı isyanlar gerçekletirdiler.
İlk Kürt isyanı, kendine “Kürdistan Kralı” diyen Şeyh Mahmut Berzenci liderliğinde 1920’lerde meydana geldi. İsyan mandater otoritelerin, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinin bombardıman uçaklarıyla bastırıldı. 1940’larda, Barzan ve Süleymaniye merkezli olarak Krallıkla mücadele eden ve Irak’taki modern Kürt hareketinin babası olan Molla Mustafa Barzani ortaya çıktı. 1943 yılında Molla Mustafa Barzani, etkili bir İsyan başlattı ve bu isyan 1946’da İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından bombardımana tutuldu. Bu bombardımanla, Kürt isyancılar sınırı aşarak İran içlerine girmeye zorlandı. 14 Temmuz 1958’de Monarşik Irak yönetimi darbeyle yıkıldı ve Irak’ın bir cumhuriyet olduğu ilan edildi. Anayasa, Kürtlerin ulusal haklarını tanıyınca, Molla Mustafa Barzani sürgünden döndü.
Kürtlerin, hak ve özgürlükleri anayasal güvencede olmasına rağmen bu haklar Bağdat yönetimi tarafından ihlal edilince, 1961’de tekrar isyan başladı ve hükümet, Molla Mustafa Barzani’nin kurucusu olduğu KDP’yi (Kurdistan Demokrat Partisi) kapattı. Barzani hareketi; baskın yapan, bombalayan köyleri tamamen yıkan krallık sonrası cumhuriyetçi rejimlere rağmen bu rejimlerin kısa süreli, peş peşe gelmesi ve zayıf olmalarından dolayı genişledi ve bu rejimler istediklerini empoze edemeyeceklerini anladı. 1968’de iktidara gelen Baas rejimi çok güçsüzdü ve kısa bir süre sonra, 1970’te Kürtlerin kültürel ve siyasi otonomi hakkını kabul etti; ama kısa bir süre sonra önerilen Kürdistan sınırlarını kuşattı. Hem Arap rejimleri hem de Kürtler petrol zengini Kerkük üzerinde hak iddia ediyorlardı. Kerkük sorunu, 1974’te anlaşmanın suya düşmesine ve Kürtlerin prensipte müttefiki olan İran Şahı’nın Baas rejimiyle ayrı bir anlaşma yapıp Kürtlerden desteğini çekmesiyle bastırılan bir Kürt ayaklanmasına neden oldu. KDP bu ayaklanmada ağır darbe aldı, savaşçıları dağıldı ve insanlar Irak’ın güneyindeki kamplara yerleştirildi. Bu felaketten kısa bir süre sonra, KDP Molla Mustafa Barzani liderliğini tehdit eden ve KYB’yi (Kürdistan Yurtseverler Birliği) kuran Celal Talabani önderliğindeki daha genç kadrolarla yollarını ayırdı. 1979 yılında Irak devlet başkanı Ahmed Hasan el-Bekr’in yerine başkan yardımcısı Saddam Hüseyin geçti. Aynı yıl KDP lideri Molla Mustafa Barzani, ölünce partinin başına oğlu Mesut Barzani geçti.
İran-Irak Savaşında Kürtler
1979 İran Devrimiyle Şah’ın devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Humeyni’nin iktidara gelmesi, İran Körfezi’nde statükoyu değiştiren çarpıcı değişiklikleri beraberinde getirdi. Sürdürülebilir fiyatları garanti ederek Batı’nın büyük petrol rezervlerine erişmesini savunan ve bunun yanında ABD’nin bölgedeki önemli yandaşlarından bir rejim ve lideri yenilmişti. Önceki rejimin aksine İran İslam Cumhuriyeti, Batılı devletlerin çıkarlarına olan düşmanlığını saklamıyordu. Bu, ABD elçilik görevlilerinin tutuklanması ve rehin alınması gibi örneklerle ortaya konulan bir gerçekti.
Devrimin ilk yıllarında Humeyni taraftarları, hak iddia eden diğer taraflara kendi kanunlarını kabul ettirmek istediklerinde şiddet arttı ve hükümetler sürekli değişti. O sıralarda İran, dış müdahalelere karşı savunmasızdı. Irak güçleri Eylül 1980’de sınırın diğer tarafına karşı saldırı düzenlediğinde Iraklı lider Saddam Hüseyin, yaptıklarının İran’ın tekrarlanan kışkırtmalarına karşı bir savunma olduğunu iddia etti. Hâlbuki Saddam Hüseyin, korkudan ve fırsattan yararlanma güdüsüyle hareket ediyordu. ABD tarafından eğitilen ve donatılan heybetli İran ordusu, yeni rejimin devriminden sonra dışarıdan potansiyel bir tehdit unsuru olarak görüldü. Fakat Tahran’daki kargaşa olağandışı bir fırsat da sunuyordu. Irak lideri bu durumu İran’ın bir bölgesi olan Şatt’ül Arab (İranlılar burayı Arvand nehri olarak adlandırmaktadır) ırmağının kıyısı boyunca uzanan Huzistan’ın (Huzistan, İran’ın güneybatısında bulunan bir eyalet) sınırlarını düzeltmek için bir fırsat olarak gördü. Böylece, İran’a saldıran Irak, İran ordusunun kendisini toparlayamayacak kadar büyük bir darbe indirmek istiyordu.
1980’ler boyunca KDP, İran’la sıcak bir ilişki yürüttü. Partinin garnizonları, hem Türkiye’ye hem de Irak sınırına uzak olmayan İran’ın küçük kenti Ziveh’e yakın Slivana köyündeydi. Irak, İran’a saldırdığında 1975’teki küçük düşürücü yenilginin intikamını almak Badinan bölgesini ya da bütün Irak Kürdistanı’nın kontrolünü ele geçirmek için bir fırsat yakaladığını düşündü. İran, 1982’de Iraklıları püskürtüp Iraklıların savunmaya geçmeleri ile uğraşırken KDP yardım etmek için daha istekli olmaya başladı. Bu yüzden 1983’te, KDP savaşçıları ve öncü birlikleri Hac Umran’daki saldırıda İran güçlerine katıldı.
Hac Umran saldırısı, Barzani bölgesi ve İran sınırı arasında yer alan ve KDP’nin İran’daki garnizonlarına ulaşmasını kısıtlayan eski düşman aşiret Bradosti ile sorunları halletmek için KDP’ye bir şans verdi. Irak’ın ittifakıyla Bradosti milisleri aşirete ait olan bölgeyi savunmada kilit rol oynuyorlardı. Kürt politikasının doğasında olduğu gibi, KDP’nin Bradosti aşiretine husumet duyması ve KYB ile bir düşmanlığının olması ilkin KYB ile Bradosti ve daha sonra KYB ile Bağdat rejimi arasında taktiksel ittifakın meydana gelmesine yol açtı.
Nitekim KYB lideri Celal Talabani, 1984’ün başlarında ittifak için Bağdat’ta Saddam Hüseyin’le bir araya geldiler. Talabani’nin bu ziyaretinden pek mutlu olan Saddam Hüseyin, şunları söyledi: “ Kerkük Arap kentidir demek istemiyorum ama Kürt kenti de değildir. Kerkük, Özerk Kürt bölgesine dahil edilemez ancak merkezi yönetimin kontrolü altında da olmak zorunda değildir. Ortak bir yönetimle bu problemi çözebiliriz.” fakat rejim Talabani’ye bir uyarıda da bulundu; Tarık Aziz Kürt liderlere şunları söyledi: “Eğer bize yardım ederseniz bunu hiç unutmayacağız. Ama bizim karşımızda olursanız bunu da asla unutmayacağız. Ve savaş bittikten sonra sizi ve bütün köylerinizi imha edeceğiz.”
Bu görüşmeler, Irak’ın zor durumda olduğu ve Saddam Hüseyin’in bulabildiği bütün müttefiklere ihtiyaç olduğu bir zamanda gerçekleşti. Görüşmelerin başarılı geçtiği bir dönemde Irak, hardal gazı ve sinir gazı kullanarak İran’ın Hayber saldırısını Mart 1984’te başarılı bir şekilde durdurdu ve kendisine güveni geldi. Nitekim Kasım 1984’te Irak ve ABD’nin diplomatik ilişkileri gelişince KYB ve Bağdat görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Baas rejimi yanlısı Tahsin Şeweys milislerinin KYB’nin üst düzey yöneticilerinden Mame Rişa’yı Ocak 1985’te öldürmesiyle KYB ve rejim arasında kılıçlar çekildi. Ocak ayındaki çatışmalarda garnizonlarını kurmak için döndükleri Yafesi vadisinde KYB gerillaları Irak askerlerini bozguna uğrattı. KYB’nin İran’la uzlaşmasından korkan Irak güçleri, Süleymaniye’den sınıra uzanan dağ silsilesine azgınca saldırdı, burada bulunan bütün köyleri yıktı ve köylüleri ovalardaki merkezlere yerleştirdi. Nitekim, Irak’ın bu azgın saldırıları karşısında KYB, İran’la iyi ilişkiler arama yoluna girdi ve KYB güçlerinin İran’a tam destek verme şartıyla müttefik oldular. KDP gibi KYB’nin de İran’ın yanında savaşa girmesi Irak’ın savaşta ağır yaralar almasına neden olunca, Irak 1983’te olduğu gibi hardal ve sinir gazını kullanmaya başladı ve savaşın seyrini değiştirdi.
Irak’ın Kimyasal Silah Kullanması ve BM’nin Sessiz Kalışı
İyi bir şekilde kayıtlara geçirilmiş ilk gaz saldırısı, Kürdistan’ın bir sınır kasabası olan Hac Umran’ın ardındaki dağlarda 1983 Temmuz ve Ağustosunda Irak ve İran arasında yaşanılan çetin bir çatışmada gerçekleşti. Irak’ın bu çatışmada kimyasal gaz kullanması sonucu çok sayıda kişinin ölmesiyle İran, Irak’ı 1925 Cenevre Sözleşmesini ihlal ettiği gerekçesiyle BM’ye şikayet etti. İran’ın bu şikayeti ilgi duymayınca Irak her fırsatta hardal gazı ve sinir gazını kullanmaya devam etti. Irak’ın şaşılacak derecede ve gitgide daha fazla gaz kullanması binlerce ölüme sebep olurken, İran önce bunu propaganda olarak yaydı ve daha sonra İran’ın diplomatları bu korkunç olayı dünya kamuoyuna getirmeye çalıştı. Nitekim bunu BM’de güçlü bir lobi oluşturarak ve savaş bölgesine bağımsız bir inceleme ekibinin gönderilmesini isteyerek başardı. İlk başlarda bu iddiaya kulak vermeyen BM, kimyasal savaş uzmanları ve istihbarat uzmanlarından oluşan küçük bir grup İran’ın iddialarına inanmaya başladı. Irak kimyasal silah kullandıkça suçlamalar arttı ve bu değerlendirmeler hükümetlerde, BM’nin ve Uluslararası Kızıl Haç Örgütü gibi uluslararası örgütlerde iç tartışmalara konu oldu; ama yine de Irak’a ses çıkarılmadı.
Aslında ABD, Irak’ın kimyasal silah kullandığını biliyordu, nitekim dönemin Irak’ta ki ABD Dışişleri görevlisi olan Francis Ricciardone bir röportajda; Irak’ın kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğine ve kimyasal madde taşıyan Batı Almanyalı özel şirketlere ait gemilerin görüldüğüne dair istihbarat aldıklarını ancak kaynak ve metodları korumak adına bu bilgiyi kamuoyuyla paylaşmadıklarını söylüyordu. Ayrıca ABD’nin sessiz kalışı, ticari fırsatları artırmak beklentisi ve Washington’un İran’a karşı olan kini, Körfezin güvenilir koruyucusu olan Şah’ın devrilmesinden ve İran’ın Amerikan elçiliği görevlilerini aşağılayıcı bir şekilde tutuklamasından da kaynaklanıyordu. Nitekim, Amerikalı bir üst yetkili şöyle diyordu: “Irak, büyüyen bir ticari ortağımızdı. İran’ın yayılma politikasına karşı bir engeldi. Resmi ilişkiler, Bağdat’taki varlığımızı daha iyi kılacaktı, ki öyle olduğunu düşünüyorum. Soğuk Savaş döneminde-Sovyetler’le ilişkilerini kesmese de Irak’ın bizim tarafımızda olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor.”
Irak’ın kimyasal silah kullanmasına ses çıkarmayan BM Güvenlik Konseyi, her iki tarafa silahlı mücadeleden vazgeçme ve sorunları çözmek için barışçıl yollar kullanma çağrısında bulunması İran’ı hayal kırıklığına uğradı. BM’nin bu çağrısı önemli sonuçlar doğuracağı belli olan savaşa verilebilecek en kötü yanıt oldu ve nitekim savaş hem uzadı hem de tarihe acı bir şekilde adını yazacak “Halepçe” katliamına sebep oldu.
Enfal Operasyonu Kapsamında Halepçe Katliamı
Hem İran’da hem Irak’ta kimyasal saldırılara maruz kalan sivillerin çoğunluğunu Kürtler oluşturuyordu. Irak; Kimyasal savaşı, zamanında kuzey bölgelere, hem İran’ın hem Irak’ın Kürt bölgelerine kadar genişletmişti. Buna rağmen Kürtlerin büyük direncini kıramayan Baas rejimi çözümü isyana karşı gösterilen çabaları yöneten Muhammed Hamza el-Zübeyde’yi etkisiz buldu. Zübeyde’nin yerine Saddam’ın kuzeni, Irak gizli polisini yöneten Ali Hasan el-Mecid (Kimyasal Ali) seçildi. 18 Mart 1987’de Irak Devrim Komuta Konseyi yönetimi, Kürtleri bastırmak için tam yetki vererek el-Mecid’i Baas Partisi’nin Kerkük’teki Kuzey Bürosu’na başkan olarak atadı.
El-Mecid 1987’de partisine yaptığı bir konuşmada, müttefik müsteşarlar ve takipçileri bile olsa, Kürdistan kırsalında, köylerini boşaltmayan hiç kimsenin sağ bırakılmayacağını söyledi: “Müsteşarlara köylerini sevmiş olabileceklerini ve terk etmek istemediklerini söyleyebileceklerini söyledim. Ama onlara şunları da söyledim: Köyünüzün durmasına izin veremem. Köye kimyasal silahlarla saldıracağım. Sonra siz ve aileniz öleceksiniz. Burayı şimdi terk etmelisiniz. Kimyasal silahlarla saldırmaya karar verdiğimde sizi uyarmayacağım. Hepsini kimyasal silahlarla öldüreceğim! Kim bir şey söyleyecek? Uluslar arası toplum mu? Uluslararası toplum da onu dinleyenler de kahrolsun!.. Bu, benim amacım. Sürgüne göndermeleri tamamlar tamamlamaz sistematik askeri plana göre, onlara her yerde hatta sığınaklarda bile saldıracağız. Saldırılarımızla onların kontrolü altında bulunan toprakların üçte birini veya yarısını tekrar ele geçireceğiz. Eğer onların kontrolü altındaki toprakların üçte ikisini ele geçirmeyi başarırsak onların etrafını saracağız ve onlara kimyasal silahlarla saldıracağız. Onlara sadece bir gün kimyasal silahlarla saldırmayacağım; kimyasallarla saldırmaya elli gün devam edeceğim. Sonra göreceksiniz ki onların hepsini taşımak için Allah’ın taşıtları bile yetmeyecek.” Böylece Enfal harekatı fikri doğdu.
İran-Irak savaşının tüm hızıyla devam etmesi ve Kimyasal Ali’nin Kürtlere yönelik yeni savaş stratejisini belirlemesinden sonra savaş daha da körüklendi. Irak her geçen gün kimyasal silah kullanma dozunu aştıkça İran BM’ye başvuruyordu, ayrıca Avrupa başkentlerindeki politik Kürt temsilcileri konuyu güçlü medya kampanyalarıyla parlamentoya taşımaya başlayınca BM’den kınama kararı çıktı. BM, İran’ın kimyasal silah kullanmamasına rağmen Irak’la aynı şekilde kınayınca Irak daha da cesaretlendi. BM’nin herhangi bir yaptırıma gitmemesi ve sadece kınama kararıyla yetinmesi Irak için artık bir nevi Kürtleri, Kürdistan’da katletme operasyonunun başlatmasının sinyali oldu. Kimyasal Ali, “duman çıkaran belgeler” olarak görülen iki kesin emir yayımladı. 3 Haziran 1987 tarihli birinci emir, daha çok yasak bölgeleri tanımlıyordu. 5. Paragrafta şunlar yazıyordu. “Silahlı kuvvetler yetkili oldukları bölgelerde mevcut bütün insanları ve hayvanları öldürmelidir. Onlar tamamen yasaklanmıştır.”
20 Haziran tarihli ikinci emir daha da sertti. Açıklamanın 4. Paragrafında “yasak bölgelerde en fazla insanın ölmesi için ağır silahlar, helikopterler ve savaş uçaklarıyla özel saldırıların gece gündüz demeden gerçekleştirilmesi ve sonuçların yetkililere aktarılması” emrediliyordu. 5. Paragraf sonraki yıl gerçekleştirilecek olan enfal cinayetleri için bir tasarı olarak görülebilir: “Bu köylerde yakalanan herkes güvenlik servisleri tarafından gözaltına alınmalı ve sorgulanmalı, yaşları 15 ila 70 arasında olan kişiler kendilerinden faydalı herhangi bir bilgi alındıktan sonra idam edilmelidir.”
ABD, 1987’nin sonlarında Batı’nın temel petrol ihtiyacının evi olan bölgede istikrarı sağlamak için koşulları genellikle Irak’ı memnun eden bir ateşkes girişimine başlayınca, Baas rejimi savaşı sonlandırmadan önce Kürtlere uygulamayı düşündüğü politikasını devreye soktu. Irak, 16 Mart 1988 sabahı Kürtlerin elinde bulunan ve yaşayanları tamamen Kürt olan Halepçe kasabasının üzerine Sovyet yapımı Sukhoy’lerle kimyasal gaz püskürttü. Bu saldırı karşısında Halepçe’de tam bir katliam yaşandı ve beş bin sivil hayatını kaybetti.
Kürt Peşmergelerinin, her türlü maceralarını-zaferleri ve yenilgileri, ilerlemeleri ve geri çekilişleri videoya kaydeden Abbas Abdülrezzak Ekber (Video Abbas) Halepçe saldırısını duyar duymaz Halepçe’ye ilk gidenlerdendi ve gördüklerini şöyle aktarıyordu: “Çocuklar ve annelerden oluşan tüm ailelerden hiç kimseye dokunulmadığını gördüm. Hayatta kalanlardan biriyle, babası tanıdığım bir fotoğrafçı olan Ömer Ressam’ın kızıyla, görüştüm. Beni evlerinin bodrumuna götürdü. İçerideki herkes ölüydü. O, hayatta kalan tek kişiydi. Karşılaştığım bütün insanlar şok içindeydi. Başka bir bodrum katında ölü bir anne çocuğunun elini tutmuş, yardım istiyormuş gibi elini uzatmıştı. Bu, benim ailemmiş gibi hissettim ve bu yüzden kadının eline dokundum. Eli yumuşaktı. Ve sonra ‘bu bütün hayatların sonudur’ diye düşündüm. O kadının yanına uzanıp bir daha hiç kalkmamayı çok istedim.”
Abbas, ani ölümün dehşet verici sahnelerinin aktarımına şöyle devam ediyor: “Gaz, bütün doğal yaşamı, hayvanları ve ağaçları öldürmüştü. Binlerce ölü koyun ve keçi ve kurt gördüm. Buzağısı hala yaşayan ve onu emzirmeye çalışırken ölen bir inek gördüm. Halepçe’nin etrafındaki yollarda yüzlerce ölü hayvanı kaydettim. Hiçbir ses duyamıyordum. Kuşlar yoktu. Kesinlikle hiçbir ses yoktu. Her şey ölmüştü. Kuşların sesini duyabileceğim bir yere gitmek için hemen bu kentten ayrılmalıydım çünkü sessizlik beni delirtiyordu.”
Halepçe katliamı sonrası Kürt peşmergelerin moralleri bozuldu, dirençleri kırıldı ve dağlık alanlara çekildiler. Bu katliam karşısında BM, katliamı incelemek üzere bölgeye bir tek sağlık uzmanı gönderdi. Nisan’ın ortalarında BM gözlemcisinin yayımladığı rapor, göz ardı edilemeyecek kadar önemliydi. Halepçe’de olanlar bütün çıplaklığı ve korkunçluğuyla gözler önüne serilmişti. İncelemeyi yapan ve kimyasal silahlarla masum sivillerin öldüğünü gören BM, harekete geçmek zorundaydı. Güvenlik Konseyi Üyeleri toplandı; ama ABD’nin, Irak’ı taraf tutuşundan dolayı bir çözüm çıkmadı ve bir önceki saldırılarda olduğu gibi hem Irak’a hem de İran’a kınama yapıldı. BM’den bir yaptırım görmeyip sadece yine kınamayla karşılanan Irak, barış sürecine giden bu altı ay içerisinde Enfal harekatı kapsamında yüz bine yakın sivil Kürdü katletti. Yüz binlerce Kürdü yerlerinden yurtlarından etti, yüz binlerce Kürt, İran ve Türkiye sınırlarına doğru kaçtı. Ve boşalttırılan bazı Kürt şehirlerine Araplar yerleştirildi.
Yapılan ilk kimyasal saldırıdan sonra, her bir Enfal saldırısında izlenen yöntem aynıydı: Yollara dökülen, kaçan köylüler, Iraklı birlikler tarafından toplanıyor, önce geçici gözaltı binalarına, oradan da kamyonlarla Kerkük’ün dışında Topzawa’daki Popular Army üssüne götürülüyordu. Burada, elli ve altmış yaşlarındaki erkekler ailelerinden ayrılıyor ve öldürülüp toplu mezarlara gömülecekleri Irak’ın batısındaki idam merkezlerine yollanıyordu. Yaşlı erkekler ve kadınlar ise, güney Irak’ta Samava çölünün batısında yer alan Nugrat Salman hapishanesine yollanıyordu. Hapishanenin zor koşullarına rağmen hayatta kalanlar, Enfal’ı sonlandıran 6 Eylül ateşkesinden sonra serbest bırakıldı. Sonra da bunlar yerleştirme kamplarına gönderildiler.
91 Körfez Savaşı ve Irak’a İnsancıl Müdahale
Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında her iki taraf da çok yıpranmış, ekonomileri çökmek üzereydi. Aracı devletlerin de etkisiyle İran-Irak Ağustos 1988’de savaş öncesi sınırlarına çekilmek üzere savaşı sonlandırıp barış imzası attılar.
1988′de İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra Saddam rejimi Kuveyt’in kendisine ait petrolü çaldığını ve üretimi yüksek tutarak petrol fiyatlarının düşmesine neden olarak Irak’ı zarara uğrattığını ileri sürdü ve bu ülkeye 50-80 milyar ABD Doları civarında tahmin edilen borcunun silinmesini istedi. Bu konuda yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca Irak 2 Ağustos 1990′da Kuveyt’i işgal etti. Irak lideri Saddam Hüseyin Kuveyt’e karşı giriştiği saldırı ve işgal hareketinin açık hedefi bu ülkenin zengin petrol rezervlerini ele geçirmekti. Saddam Hüseyin yönetimi uluslararası çağrılara rağmen ısrarlı bir tutumla Kuveyt’teki kuvvetlerini çekmeyi reddetti ve 28 Ağustos 1990′da Kuveyt’i Irak’ın 19. ili olarak ilhak ettiğini açıkladı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 29 Kasım 1990′da Irak’ın 15 Ocak 1991′e değin Kuveyt’ten çekilmemesi halinde kuvvete başvurulmasını öngören bir karar aldı. Ocak 1991′e gelindiğinde Saddam’a karşı oluşturulan koalisyonun bölgedeki askeri gücü 700 bin kişiye ulaşmıştı. ABD 540 bin askerle bu gücün asıl ağırlığını oluşturuyordu; geriye kalan bölüm Birleşik Krallık, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye ve başka ülkelerin sayıca daha küçük asker birliklerini kapsıyordu. Savaş, 16 Ocak 1991’de ABD öncülüğünde Irak‘a karşı girişilen geniş çaplı hava akımıyla başlayıp 28 Şubat 1991’de Irak’ın yenilgisiyle sona erdi.
Irak’ın yenilgisinden hemen sonra Saddam yönetimini hedef alan halk ayaklanmaları ülkenin önemli bir bölümünü sardı. Saddam yönetimi belirli bir güçlükle karşılaşmakla birlikte elinde kalan kuvvetleri kullanarak bu ayaklanmaları bastırmayı başardı. Mart 1991′de, Basra ve çevresinde başlayan, iki hafta süren ve Bağdat’a kadar sıçrayan Şii ayaklanması Irak kuvvetlerince sert biçimde bastırıldı. Şii ayaklanmasından birkaç gün sonra da kuzeyde Kürt ayaklanması başladı. Ayaklanmalara karşı Saddam yönetiminin giriştiği sindirme hareketinin vardığı boyutlar yeni bir bunalım yarattı. Daha önce katliamlara maruz kalan Kürtler, tekrar toplu katliam korkusuyla Türkiye ve İran sınırlarına yığıldı. BM, bu sefer Irak karşısında sessiz kalmadı ve yaklaşık 1.5 milyon Kürt mülteci için BM şemsiyesi altında bir kurtarma harekatı başlatıldı. Nisan 1991′de, ABD yönetimi, Irak’a, Kürtlerin bulunduğu bölgede 36. paralelin kuzeyinde karada ve havada faaliyet göstermemesi uyarısında bulundu. Bu çerçevede 36. paralelin kuzeyinin Irak uçuşlarına yasaklanması, Çekiç Güç adındaki uluslararası bir askeri gücün bölgeye yerleştirilmesi ve sonraki gelişmeler Irak Kürdistan Bölgesi’nde fiili bir Kürt yönetiminin oluşmasını getirdi.
Sonuç:
Birleşmiş Milletler günümüzde tüm dünyada uluslararası barış ve güvenliğin koruyuculuğunu yapmakla yükümlü tek kuruluştur. Ancak karar alma mekanizmalarındaki bozukluklar ve ülkelerin çıkar çatışması nedeniyle gerektiği şekilde görevini yerine getirememektedir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler her şeyden önce mekanizmadaki eksiklikleri gidermeli ve çıkar çatışmalarının önünü kapatarak salt uluslararası güvenlik ve barış üzerine odaklanmalıdır.
Makalede görüldüğü gibi Irak’ın, İran’la sekiz yıllık savaşı sürecinde, Irak, 1925 ve 1949 Cenevre Sözleşmesi’ni kimyasal silahlar da kullanarak ihlal etmiş ve on binlerce sivil Kürdün hayatını kaybetmesine neden olmuş; ama bunun karşısında BM sessiz kalmıştır. Aynı BM, Irak’ın 1991 Körfez Savaşı sonrasında Kürtlere tekrar saldırması karşısında sessiz kalmayıp gerçek anlamda “İnsancıl Müdahale”de bulunarak sivillerin ölümüne engel olmuştur.
BM’nin burada ki tavrından yola çıkarak temel bir sonuca varabilmekteyiz: ABD gibi güçlü BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri çıkarları karşısında insancıl müdahalede bulunup bulunmama haklarını ellerinde saklı tutmaktadırlar. Bu durum da uluslararası hukukun gerektiği gibi işlenmesine engel olmaktadır. Uluslararası hukukun bu temel sorununun çözümü için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelikleri kaldırılmalı ve güçlü devletlerin çıkarları gözetmeksizin uluslararası hukuk işlenmelidir.
Uluslararası hukukta insancıl müdahale, devletler tarafından kuvvet kullanımı meşrulaştırmadan ziyade sorunların kalıcı çözümü ve iç çatışmalarda insan hayatının kaybı, insanlık onuruna aykırı eylemlerin engellenmesi için Birleşmiş Milletler çatısı altında başvurulan bir uzlaşma yolu olarak görülmeye başlanmalıdır. Böyle bir durum, uluslararası topluma faydalı olacak, insanlık onuru zedelemeyecek ve uluslararası barışın korunmasına katkı sağlayacaktır.

http://www.batmancagdas.com/uluslararasi-hukukta-insancil-mudahalede-%E2%80%9Cirak-kurdistani%E2%80%9D-ornegi-makale,5299.html


KATLİAMLARIN SONRASI

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Yakın zamanda Amerika`nın destekleyip, Irak`ın Güney Kürdistan`da Kürtleri katlettiğinin bir benzerini günümüzde Türkiye`de de görüyoruz. Bilindiği gibi 1979 Şah devriminden sonra ABD ile İran araları açılmış, İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Ve hemen akabinde 1 yıl sonra İran`ın iç kargaşasından faydalanıp ABD`nin desteğini alan Irak, İran`a savaş açmıştı. Şah devrimine kadar İran ile müttefik olan ve Saddam`ı “Bağdat kasabı” olarak lanse eden Beyaz Saray, devrimden hemen sonra Irak`a göz kırpıp, Saddam rejimini teröre destek verenler listesinden çıkarmış ve Irak`a milyarlarca dolar borç vererek Irak`ın askeri ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmuş, istihbaratta Irak`a gereken desteği vermiş ve ABD yapımı helikopterlere uygun teçhizat eklemek suretiyle bu helikopterlerin İran müttefiki olan Kürtlerin köyleri üzerine gaz püskürtmüştür. Özellikle 16 Mart 1988`de Halepçe`ye yapılan kimyasal saldırıda beş bin sivil hayatını kaybetmiş ve dünya bunun karşısında sessiz kalmıştır. Oysa BM`nin Cenevre sözleşmesine göre kimyasal silah kullanmak bir savaş suçuydu. Dünyanın bu katliam karşısında sessiz kaldığını gören Saddam, bundan daha da cesaret alarak Kürtleri Kürdistan`dan tamamen süpürme operasyonu başlattı ve Enfal operasyonu kapsamında resmi bilgilere göre yüz bin Kürdü katletti. 1991 Körfez savaşına kadar Kürtleri canlarından ve yurtlarından etme operasyonu yapan Irak, bu tarihten sonra karşısında ABD`yi gördü; çünkü Irak, ABD`nin isteğini yerine getirmiş ve Saddam rejimi artık ABD`e için bir ihtiyaç değil, bir mide bulandırıcı rolüne bürünmüştü ve nitekim ABD’nin kendisi, mide bulandıran bu rejimi 2003 yıllında yıktı. Ortadoğu`da ABD`nin ihtiyaçlarına artık cevap veremeyen Irak`ın yerine yeni bir müttefik ihtiyacı doğdu ve bu müttefik ülke hiç şüphesiz Türkiye oldu. Günümüzde Türkiye, gerek askeri, gerek lojistik ihtiyaçları olsun çoğunu müttefiği ABD`den karşılamaktadır. Türkiye, bugün Irak`taki gibi savaş suçu sayılan kimyasal silah kullanmakta, sözüm ona yanlışlıkla(!) sivil insanları katletmekte; Hak ve Özgürlüklerin Savunucusu ABD (!)  ise mütteffiği olan Türkiye`ye ses çıkarmamaktadır. Tarih tekerrürden ibarettir; dün Irak, dış güçlerin de pohpohlayıcı etkisiyle on binlerce Mazlum Kürdü katletti; ama sonunda böbürlenen Saddam rejimi hak ve adaletin karşısında yerle yeksan oldu. Bugün, Türkiye de Irak’ın bir benzeri gibi pohpohlanmış ve böbürlendikçe böbürleniyor, Türkiye’nin bu böbürlenmiş tavrıyla “Roboski Katliamı” karşısında bırakın üzülmeyi bunu meşrulaştırmak için her türlü akıl almaz yola başvuruyor. Umarım başbakan Erdoğan, gaflet uykusundan bir an önce uyanır da Saddam’ın durumuna düşmez.

http://www.batmancagdas.com/katliamlarin-sonrasi-makale,5257.html


BAŞBAKANDAN İŞSİZ KÜRTLERE MÜJDE!

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Yazıma başlarken; bu yazdığım tamamen hayal ürünü olmayıp, gerçekleri yansıttığına inandığımdan sizlerle payalaşıyorum:
Bildiğiniz gibi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her geçen gün Türkiye’de işsizlik oranının azaldığını ve milli gelirin artarak Türkiye’nin zenginleştiğini açıklıyor. Bizler de halk olarak hayretler içerisinde bu işsizliği ve zenginliği neden göremiyoruz diyerek kafalarımızı ve ceplerimizi kurcalıyoruz. Ama geçen gün tevafuk bir şekilde ceplerimi karıştırdığımda zenginliği görmez iken, kafamı kurcaladığımda ise işsizliğin hakkaten özellikle de bölgemizde azaldığının farkına varmış oldum. Nasıl mı?
İşte size, işsizliğin azaldığının belgesi ve yeni istihdamların kapıda olduğunu başbakandan önce size ben müjdeliyorum(!): BDP’ye oy vermiş binlerce işsiz Kürt KCK’den yargılanarak işsizler kervanından çıkartılıp, mahkumiyet kervanına kattırılarak şimdiden binlerce işsize istihdam sağlanmış bulunulmakta; tabi bu daha bir başlangıç ve “Türkiye Hazır Hedef 2023 Sıfır İşsiz”. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, şimdiden kolları sıvamış ve hazırlıklar tüm hızıyla devam ediyor; cezaevleri şimdiden doldu; ama dışarıda hala neredeyse 2 Milyon KCK’li işsiz var dolayısıyla bu işsizler için acilen yeni mahkumiyet alanları olan kapalı cezaevleri gerekmekte. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’ten de müjde geldi gelecek: Binlerce yeni gardiyan alınacak, muhtemelen de bu yeni alınacak gardiyanlarda aranılan ilk ve en önemli özellik KCK’li olmayan Kürt olmak olacak; çünkü “Kürdü ancak Kürt terbiye eder(!)”. İnşaat ve emlak baronları da şimdiden paralarının üstüne para katıp daha da zengin olmak için ihale alma fırsatçılığını kollamaya başlamışlar.
Şimdi kalkıp bana soracaksınız tamam anladık işsizlik bitti, zenginler daha da zengin oldu da hükümet bu büyük istihdam projesini hangi parayla uygulayacak ki bu milli gelirin artmasına yansısın?
Onu da sayın başbakan, pratik zekasıyla muhtemelen bu yeni istihdam yerlerini (cezaevleri) ve bunun yanında Kürtleri Islah etme(!) onları Muasır Medeniyetler seviyesine getirmek(!) için AB projeler biriminden tedarik ederek içeriden sıfır TL gider , dışarıdan Milyon Euro gelirle milli geliri artırmış olacaktır. Ve ayrıca sayın başbakan anlaşılan büyük istihdam projesinin yanında bu ıslah etme projesinin ilk etabında tıpkı Dersim katliamından sonra CHP’nin Kürt çocuklarını rütbeli askerlerinin yanına verilmesine benzer bir şekilde bugün taş atan Kürt çocuklarını batıdaki zengin ailelerin yanına vermekle başlıyor.
Hayal ürünümün özü: “ Kürtler de Türkler gibi bu ülkenin eşit vatandaşlarıdırlar; Kürt olmadıkları sürece. Haydi Türkiyem durmak yok yola devam Hedef…”

YENİ KORKU İMPARATORLUĞUNA DOĞRU

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Geçen gün Ak Parti Batman İl Başkanlığının aylık danışma toplantısında konuşan Ak Parti Batman Milletvekili Ziver Özdemir: “Vesayet yanlıları bölgemizde demokratikleşmeye takoz olunmaya gayret ediyorlar; ancak başarılı olamazlar. Bir vesayeti kaldırırken başka vesayeti getirmeye çalışanlar var. Bunun olmaması için çaba göstermeliyiz.”
Eğer sayın Özdemir’in kastettiği bu vesayeti getirenler; Sağlık İl Müdürü, Başsavcı, Emniyet Müdürü, Bölge Devlet hastanesi Başhekimi,Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürü, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü,Şehircilik ve Çevre Müdürü, okul müdürleri ve bunun gibi daha birçok müdürlüğe yapılan antidemokratik atamalar ise sayın Özdemir’e sonuna kadar katılırım. Çünkü son yıllarda gerçekten de tüm Türkiye’de olduğu gibi ilimizde de inanılmaz bir haksız kadrolaşma bulunmaktadır. Ve bu kadroların atanmasının meşruluğu ise hiç tartışılmaya bile açıl(a)mamaktadır ve sayın vekilin dediği gibi bir vesayet kaldırılırken bir vesayet getirilmeye çalışılmakta. Bugün baktığımızda Asker-Kemalist vesayet yerine Polis-Cemaat vesayet yerleşmekte ve yerleşmiş de diyebiliriz. Böyle bir durumda elbette oluşturulan bu korku imparatorluğu karşısında sessiz kalmamak gerek ve halk topyekün vekillerinin yanında olduğunu belirterek bu vesayate karşı dur demelidir. Ama yok eğer sayın Özdemir’in, söz konusu vesayet getirenler olarak kastettiği ülkeye korku imparatorluğu getiren bu kadrolaştırma baronları değil de başka gruptan söz ediyorsa onu bilemem ve burada sayın Özdemir’e naçizane tavsiyem; ilk başta bu zahiren yapılan kadrolaşmanın önüne geçmeye çalışsın ve bu aşikar vesayetçilerin karşısında dik durarak Batmanlıların sesi olsun…
Din Kardeşliği mi, Türk-Kürt Kardeşliği mi!
Bir önceki “ALLAH’ın Kürdü Olmak” başlıklı yazımda, Türk-Kürt kardeşliğinin olmadığını ve buna da inanmadığımı ve hatta bu kronikleşmiş slogan üzerinden geçinenlerin olduğunu yazmıştım. Ama bazı dindar Türk kardeşlerim beni yanlış anlamışlar ve benim ırkçılığa kaydığımı dolayısıyla üzüldüklerini beyan etmişler. Buradan başta İstanbul İlahiyatta okuyan Türk kökenli Şerife Hanım ve Marmara İlahiyatta okuyan Ahmet kardeşlerime ve de diğer dindar Türk kardeşlerime şunu izah etmeye çalıştığımı belirtmek istiyorum: Irklar arası kardeşlik olmaz, aynı ülkede yaşanılıyorsa eşit vatandaşlık, yaşanıyor değilse dostluk ve yakınlaşma olur; çünkü ırkların birbirleriyle kan bağı yok ve bundan dolayıdır ki maalesef bazen araları açılır ve birbirlerinin acılarını anlamazlar. Bu sebeple, olmayan bu sloganlaşmış kardeşliği istemediğimi ve tasvip de etmeyi hiç uygun görmediğimi belirtiyorum; dolayısıyla burada herhangi bir ırkın başka diğer ırklardan özel olduğunu söylemiş olmamın ne imkanı vardır ne de ırkçılık yaptığımın söz konusu olmuştur. Ama gerçek anlamda din kardeşliğine ise; hiç şüphesiz evet derim ve zaten bu anlamdaki kardeşlerin de ırkları pek de önem taşımaz; çünkü burada kan bağından da daha önemli, daha kuvvetli ve hiç düşünülmeden canların birbirleri için feda edildiği Manevi Bir Kardaşlık Bağı vardır. Ve bu kardeşliğin en güzel örneği ise; İslam tarihinde Medineli Ensar’ın, Mekkeli Muhacirlere kucak açıp malları ve canları pahasına onları kardeş kabul etmeleridir. Dolayısıyla Şerife Hanım, Ahmet Bey gibi kardeşlerim Mekke iseler hiç şüpheleri olmasın ben Medine’yim…

ALLAH’ın Kürdü Olmak

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Doğduğumda kulağıma ezan okundu ve sen Müslümansın dediler; ama bu ailemin Müslüman olmasından kaynaklı olduğu içindi ve sonrasında Müslüman kalıp kalmamam benim tercihim olacaktı. Nitekim dünyayı kavradıktan sonra kendim de çok şükür, iyi ki Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişim deyip Müslüman yaşamaya devam ettim ve ediyorum. Yine doğduğumda Kürt olarak doğdum, Kürt olarak doğmam yine ailemin Kürt bir aile olmasından kaynaklıydı; ama bu Kürtlük durumum bir önceki durumum gibi yani dinim gibi ileride benim tercihime bırakılacak bir durum değildi; çünkü hangi ırktan doğduysan o ırkla yaşar ve o ırkla ölürsün, dolayısıyla ırkımı değiştirebilecek bir tercihim yoktu tüm ırklardaki gibi. Kâinatın yaratıcısı Allah (c.c) bizi Kürt kavminden yaratmıştı ve bu kavme de her kavimde ki gibi güzellikler bahşetmişti, bu güzelliklerin başında da hiç şüphesiz bu ırka ait dil gelmekteydi. Bu dille Allah’ı tanıyıp, O’na ibadet edecek ve insanları kötülükten nehyedip, iyiliğe davet edecektik ve bizi bu ırk ve dille yaratan kâinatın yaratıcısı elbette bizlerden bu ırkın ve dilin koruyuculuğunu da bekleyecekti. Tıpkı bir anne ve babanın dünyaya getirdikleri çocuklarının sağlığını, eğitimini, yiyecek- giyeceğini, en iyi şekilde yetişmesini; yani çocuğun koruyuculuğunu üstlendikleri gibi. Lakin Kâinatın Yaratıcısının bize verdiği bu güzel lütufu, atalarımdan kalma emanetçisi olduğum toprakların fani cumhuriyet yöneticileri yok sayıp, inkâr ettiler ve ar etmeden de kendi ırklarını bana dayatmaya çalıştılar ve çalışmaktalar. Cumhuriyetin bu yöneticileri yeri geldi bana, sadece Türksün dediler, yeri geldiğinde Kürt kökenli Türksün dediler ve başları sıkıştığında da biz kardeşiz dediler; oysa ben hiçbir zaman ne kardeşliklerini gördüm ne de kardeşliklerine inandım; çünkü en zor günlerimde yapayalnız bırakıldım ve bu yapayalnızlığa da beni mahkûm eden kardeşiz diyenler yani kendileri oldu. Ben dünyada ne böyle bir kardeşlik gördüm ne duydum ve ne de böyle bir kardeşliği isterim; çünkü benim kardeşlerim bana yeter, sadece ve sadece o, bana kardeşiz diyenler bana gölge etmesinler yeter.
Vatandaşlıksa eşit haklarda vatandaşlık, kardeşlikse din kardeşliği; ama cemaat ve tarikatların belirlediği din kardeşliği değil, Cenab-ı Allah’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de belirlemiş şekilde din kardeşliği olsun, yok o olmayacaksa da hiç olmasın; çünkü Allah (c.c)’ın emanetine hıyanet etmektense, Allah’ın nazarında mükafatı yüksek olan zulümle mücadele eden başı dik bir mazlum olmayı yeğlerim…

Bölünmye Yüz Tutmuş Türkiye

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
21 Ekim Pazar günü Van’da meydana gelen 7.2 şiddetindeki deprem ve o depremin sonrasında yaşanılan acı hepimizi derinden üzdü demek isterdim; ama öyle değil maalesef çünkü azımsanmayacak bir grup bırakın üzülmeyi bu afet karşısında içleri rahatlayıp, sevinç çığlıkları attı. Bu durum üzerine Van depremi sonrası Türkiye toplumunun analizinin yeniden yapılanmasını uygun görüp ve naçizane bir analizde bulundum. Bu analizmde durumun pek de iyi olmdığını ve Türkiye toplumunun 4 kategoriye ayrıldığını gördüm. Ve bu 4’e ayrılan kategorilerden bir kategorinin aslında ülkeyi fiilen böldüğünü; ama tek başına bunu resmiyete dökemediği için başka kategoridekilerin yardımına ihtiyaç duyduğunu gördüm.
Şimdi bu 4 kategoriye gelirsek;
Birinci kategori; İnsani duyarlılıkları had safhada, akıl ve vicdanları ile hareket etmekte olup, Van’daki deprem gibi afetlerde mağdurların ırkına bakmaksızın ve mağdurun ırkına bakanları da kınayıp Van’ın acısı gibi acıları kendi acısı hissedip ellerinden geldiğince yardıma koşanlardan oluşuyor.
İkinci kategori; İnsani duyarlılıkları had safhada olmasa da akıl ve vicdanlarıyla hareket etmekte olup ellerinden birçok şey gelmesine rağmen acizliklerinden dolayı çok az şey yapıp, acıya ortak olanlardan oluşuyor.
Üçüncü kategori; İnsani duyarlılıkları zayıf, akıl ve vicdanları körelmeye yüz tutmuş Van’daki acı gibi acıları hissetmeyip, yardıma hiç koşmayan; ama o acıya da sevinmeyenlerden oluşmakta.
Ve asıl üzerinde durmamız gereken, ülkeyi bölmüş olan kategori; yani dördüncü kategori: Bu kategoridekiler, insani duyarlılıklarını iflasa uğratmış, akıl ve vicdanlarını milliyetçiliğe satmış, Van acısı gibi acılar karşısında sevinç çığırtkanlığı yapmış faşizanlardan oluşmaktadır. İşte bu kategoridekiler, aslında ülkeyi fiilen bölmüşler; ama sayıları bu bölünmeyi resmiyete dökemeyecek yeterlilikte olduğu için Türkiye şimdilik resmi bir şekilde bölünmüş değil. Ama maalesef bu bölücü faşizan grubun sayısı her geçen gün artmakta ve bunlar özellikle üçüncü kategoridekilerin milliyetçi duygularını da kabartarak yanlarına çekme uğraşındalar. Allah muhafaza 3. Kategoridekiler de 4. Kategoriye geçiş yaparsa artık değil Türkiye hükümeti, uluslararası hükümetler de bu resmi  bölünmeyi engelleyemeyecektir. Onun için eğer hükümet ülkenin bölünmesini gerçekten istemiyorsa, ilk etapta yapacağı bölünme taraftarı olmayanları değil, bölünmek isteyip ve bölünmeyi açık bir şekilde haykıran faşizan grubu gözlem altına almalıdır ve oluru varsa bunları topluma kazandırmak için rehabitilasyondan geçirip aynı zamanda her gün bunlara insanlık dersi vermelidir. Yok eğer bunların topluma kazanımları olamayacaksa o zaman bunlar sürekli gözlem altında tutulmalıdır; aksi takdirde ülkenin birlikteliği açıkçası çok zor…
Tüm İslam aleminin mübarek Kurban Bayramını en içten dileklerimle kutlar, artık insanların kurban edilmemesi için Cenabı Allah’tan, insanlıklarını kaybetmişleri ıslah etmesi için niyaz ediyorum…

http://www.batmancagdas.com/–bolunmye-yuz-tutmus-turkiye-makale,5038.html


Fethullah Gülen ve Biz Şakiler(!)

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Konuya girmeden önce Gülen Cemaatinde kalan arkadaşlarıma: “Beni iyi tanırsınız her ne kadar cemaatinizden biri olmasam da sizlerle iyi bir arkadaşlığım var ve bugüne dek kimseyi cemaatte kaldığı için ne yadırgadım ne de bir gün olsun cemaate karşı saldırgan bir dil kullandım; ama eleştirimi de hiçbir zaman esirgemedim, dolayısıyla bugün aşağıda yazacaklarımı Hocanız Fethullah Gülen ve cemaatinize bir saldırı olarak değil bunu bir eleştiri olarak almanızı istiyorum.”

Şimdi konuya girersek; her gece olduğu gibi geçen gece de gazete sitelerini teker teker dolaşıp medya analizimi yapmaya çalışıyordum, bir de Star gazetesinde ne göreyim: Fethullah Gülen’in Kürtçe’nin caizliği haberine yer vermiş ve Gülen bu haberde Amerika’da okullarda Türkçe dersler verilmesine kimse bir şey demiyorken, Türkiye’de okullarda Kürtçe derslerin verilmesine niçin sorun çıkarılıyor diye belirtmişti. Açıkçası bu habere çok sevinmiştim ve artık emir Okyanus ötesindendir, dolayısıyla okullarda Kürtçe dersler verilme serbestisi geldi, diyor iken Fırat News’e baktım. Fırat News de Gülen’in bu haberine geniş yer vermişti; ama aynı haber üzerinden farklı bir şekilde, çünkü Star gazetesinde verilmeyen bölümleri Fırat News okurlarına sunmuştu ve Gülen’in Kürtlere kan kustuğunu yazmıştı. Bunun üzerine en sağlıklısı bu haberi ana kaynağından alayım dedim ve böylece haberin ana kaynağı bir nevi Gülen’in resmi web sayfası olan herkul.org’a girdim. Oradan haberi okuyunca açıkcası içim yandı ve Kürt sorunu konusunda benim gibi aciz bir kul bile İslami bir metodun izlenmesi gerektiği,  bu sorunun çözümünün ancak ve ancak İslami bir yaklaşımla olacağını, insanları yok ederek değil, onları kazanarak hal olunacağını kavramışken, Milyonların hocalığını yapan Fethullah Gülen ise Kürt Sorununu İslami bir metodun çok uzağında bir yol izlenilmesi gerektiğini ve bunu da “o şakiler”(!)’in ve köklerinin kurutulmasıyla çözüleceğini dillendirmişti. Konuyu çok uzatmayacağım ve Fethullah Gülen eğer Kürtçe’nin bir hak oduğunu söylüyor ise “o şaki” dediklerinin de o hakkı almak için mücadele ettiklerini bilmesi gerekir ve gerçekten “o şaki” dediklerinin köklerinin kurutulması için ne gerekiyorsa yapılsın diyorsa, o da olsun “o şaki”lerin kökleri olarak biz, Allah yolunda her bedeli de ödemeye hazırız; çünkü o kök biziz ve biz de Allah’ın birer ayetiyiz…

Son olarak bunu söylemeden edemeyeceğim; Fethullah Gülen illa bedua etmek istiyorsa ve İslam yolunda gidiyorum diyorsa; İslam yolunda mücadele eden Filistin’i kıyımdan geçiren, İslam düşmanlığı yapan İsrail’e bedua etsin ve yine Mazlum Irak’ı yerle yeksan eden Amerika’ya beddua etsin onların tarafını tutmayı, bu mazlum ülkelere yapılan onca haksızlık karşısında susmayı bıraksın; çünkü sayın başbakan: “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyor.

http://www.batmancagdas.com/fethullah-gulen-ve-biz-sakiler-makale,5003.html


Bir göç hikayesi; Hermêsliler…

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım

Ferit Tunç’un araştırması…

Bir göç hikayesi; Hermêsliler…
BATMAN’DAN, EDİRNE’YE!

** 1985-1996 yılları, Güneydoğu’nun kırsalında yaşayan Kürtler için tamamen felaket yıllarıydı. O yıllar arasında özellikle de 90’lı yılların hemen başında binlerce köy yakılıp boşaltıldı. Yaklaşık 5000 köy ve mezradan 3000’i yakılıp boşalttırılırken en az 3 Milyon Kürt zorunlu göçe maruz bırakıldı. Yol yordam, nerede kalıp neyle geçineceklerini bilmeyip zorunlu göçe maruz bırakılan bu Kürtlerin tek suçu ise: Kürt doğup, Kürt köyleri ve mezralarında yaşıyor olmalarıydı.

*** Bugün sizlere, yakılan binlerce köyden biri olan Gercüş’e bağlı Kürtçe adı Hermês’i (Yakıtlı) ve bir zamanlar orada yaşayan Hermêslilerin göç hikayelerini anlatmaya çalışacağım. Hermês (Yakıtlı) Köylülerini bana ilginç kıldırıp hikayesinin peşine düşmemin gerekçesi köyleri yakılan diğer köylülerin zorunlu göçle büyükşehirlere yerleşmelerinin aksine, onların Türkiye’nin en uç noktalarından birine Edirne’ye göç edip yerleşmeleridir.

BİR UÇTAN, DİĞER UCA!
Bir gün İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıfta okuyan Gercüş’ün Hermês köyünden olup; ailesi Edirne’de yaşayan Berivan’la tanıştık. Gazeteci olma merakımdan olacak ki Berivan’a Edirne’de yaşamalarının sebebini sordum. Berivan da ‘sadece tek bizim aile değil hemen hemen köyümüzün tamamı 150 hane burada yaşıyor’ deyince merakım daha da arttı. Böylece bu köyün Edirne’ye göçünün sebebini öğrenmek üzere Berivan’ın da yol gösterimi ile Edirne’ye geçerek orada yaşayan Gercüş’ün Hermês köylüleriyle bir araya geldik. Edirne’de kültür yozlaşmasına uğramamış ve kültürlerini hemen hemen olduğu gibi devam ettiren Hermêsliler misafirperverlikleriyle bizi ağırlayıp, göç hikayelerini bizlerle paylaştılar.

ÇARPICI HİKAYELER
Cevat Oğuz, 35 yaşında… Evli 3 çocuk babası… İnşaat işlerinde çalışıyor…
Oğuz, Edirne’ye göç hikayesini şöyle anlatıyor: “Bölgenin kötü şartları ve işsizlikten dolayı 1986’da babamla birlikte buraya çalışmaya geldik. Büyükşehirlere değil de Edirne’ye gelmemizin nedeni de babamın burada askerlik yapmış olup burayı tanıyor olmasındandı. Babamla 1990 yılına kadar burada çalıştık ve sonra köye geri döndük; ama 1992’de devlet tarafından köyümüz yakılıp bizler evsiz barksız bırakılarak göçe maruz bırakıldık. Oysa hiçbir siyasi faaliyette bulunmuş değildik, bizler de batıdaki herkes gibi askerliğimizi yaptık ve yaşamımızı sürdürmek için köylerimizde işlerimize bakıyorduk; ama anlaşılan bu ülkede Kürt olmak suçmuş ve dolayısıyla suçumuzun bedeli de köylerimizden çıkarılmakmış.” Cevat Oğuz’un hayalinde ise bir gün memleketine dönüp Batman’da ailesini geçindirecek bir iş sahibi olmak var.

“DEVLET BİZİ UMURSAMADI”
Zeki Kızmaz, evli 4 çocuk babası… O da inşaat işlerinde çalışıyor.

Kızmaz, yaşamı boyunca büyük zorluklar yaşamış, okuyamamanın hüznünü kendisine hırs yapmış ve çocuklarının okuyabilmesi için her türlü fedakarlıkta bulunuyor.

Kızmaz, şöyle konuşuyor: “Köyümüz yakılıp boşaltıldığından bu yana yaklaşık 20 yıldır buradayız. Devlet tarafından mağdur edildik, nerede kalıp ne yiyeceğimiz devletin umurunda olmadan bizi zorunlu göçe tabi tuttu; oysa ne devlete ne de hiç kimseye zerre kadar zararımız dokunmadı, ama biz her şeye rağmen pes etmedik, yaşam mücadelemizi verdik ve vermeye de devam ediyoruz. Umut ediyorum bir gün şartlar elverişli olur bizler de tekrar memleketimize ger döneriz.”

“SİYASETTEN ANLAMAM AMA…”
Diğer hemşerileri gibi Ziver Kaya inşaat işlerinde çalışıyor. Dört nüfuslu ailesini geçindirebilmenin derinde…

Kaya, çocuklarının ve yeğenlerinin eğitimi için elinden geldiğince eğitimlerine özen gösteriyor.Ayrıca bugüne dek siyasetle ilgilenmemiş olan Kaya, siyasetten de anlamam diyor; ama kendisi göçe maruz bırakılarak kirli siyasetin kurbanı olmuş.

Kaya, şöyle konuşuyor: “Biz de diğer köylülerimiz gibi anlam veremediğimiz bir şekilde zorunlu göçe maruz kaldık, yaklaşık 20 yıldır burada yaşıyoruz. Burada Türkler, Romanlar ve Bulgarlarla iç içe yaşıyoruz herkes kültürünü yaşayabiliyor ve bir gün olsun aramızda bir tatsızlık yaşanmış değil; ama her nedense devlet zihni bizlere farklı yaklaşıyor; bizleri köylerimizden edip buralara getirtti. Memleketimizden yaklaşık 2000 km uzaklıktayız, memleketimize özlem duyuyoruz. Bugün bilsem Batman’da çalışacağım bir iş olur hemen memlekete dönerim.”

“KÜLTÜRÜMÜZÜ BURADA YAŞIYORUZ”

8 çocuk babası Mehmet Emin ise çay bahçesi işletmeciliği yapıyor…

Göç hikayesini şöyle anlatıyor: “Köyümüz, 1992’de yakıldıktan sonra Nusaybin’e göç ettik. O yıllar Edirne’de inşaatlarda çalışmak üzere mevsimlik geliyorduk; ama bu mevsimlik çalışmalarımızın gel-gitleri bizleri zorlayınca 1998’de Nusaybin’den Edirne’ye göç ettik. Buraya yerleştikten sonra çay bahçesi işletmeciliğine başladım, bunun yanında 2002’de burada HADEP il teşkilatının kurucu üyeleri arasında bulunarak siyasi faaliyetlere başladım. Aynı yıl HADEP’in kapatılmasıyla DEHAP’la 2002 genel seçimlerine girdik ve yeni teşkilatlanmamıza rağmen burada 2110 oy aldık; ama maddi olanaklarımızın kısıtlı olmasından dolayı daha sonra buradaki parti teşkilatını feshettik ve siyasetin biraz dışına çekildim. Burada yeni bir yaşama başladık; ama kültürümüzden hiç kopmadık, günlük konuşma dilimiz Kürtçe ve hatta kültürümüzden kopuş olmaması ve çocuklarımızın Kürtçe öğrenebilmeleri için gelinlerimizi Batman’dan getirip, kızlarımızı kendi kültürümüzdekilerle evlendirmeye özen gösteriyoruz.”

KINÊ BERZAN…
‘Kiné’ lakaplı Berzan Güneş’in Edirne’ye göçü diğer köylülerinden biraz daha farklı… Berzan, Edirne’ye göçünü şöyle anlatıyor: “Köyümüz yakıldıktan sonra Nusaybin’in bir köyüne yerleştik. Babam hayvancılık yapıyordu ve beni de sürekli, hayvanları otlatmaya gönderiyordu. Ben ise hayvan otlatmayı hiç sevmiyordum, ondan dolayı hayvanlarımızı otlatmamak için babama direndiğimde babam bana şiddet uyguluyordu. Ben de en son bu şiddetlere dayanamayıp 2002’de Edirne’ye köylülerimizin yanına yerleştim. Buraya yerleştikten sonra evlendim ve şimdi bir çocuğum var” diyor. Şimdilerde babanızla aranız nasıl, köye tekrar dönmek ister misin diye kendisine sorduğumda ise bize politik bir cevap veriyor: “Babamla aramız, Erdoğan-Kılıçdaroğlu misalidir.”

XECİCE NİNE…
Tek bir kelime Türkçe bilmiyor Xecice nine… Köyüne olan özlemi geçmişin derinliklerine dalmasından, kimseyle doğru düzgün konuşmamasından fark ediliyor. Xecice nineyle konuştuğumuzda köyünü çok özlediğini ama çocuklarını ve köylülerini de bırakıp köye dönemeyeceğini söylüyor; ama bir gün çocukları ve tüm köylüleriyle birlikte tekrar köye dönme hayali ve umuduyla yaşıyor.

…Ve

Abdullah Görgen Edirne’nin usta lokantacılarından…

Meslekteki 20. Yılı. O’nun da hikayesi diğerlerinden çok farklı değil.


HEP BİR ARADALAR…
Evet…
150 Hermésli ailenin yaşadığı Edirne’de Hermésli aileler aralarında Kürtçe konuşuyor, kültürlerini ellerinden geldiğince yaşatmaya çalışıyor; Taziye, hastalık, düğün ve önemli günlerde birbirlerini yalnız bırakmıyorlar.
Fakat, her ne kadar köyün tamamına yakını Edirne’de bir arada olsalar da Hermêsliler, atalarının yadigarı topraklarını özlüyorlar ve bir gün geri dönme hayaliyle yaşamlarını sürdürüyorlar…


VEKİLİN BİR GÜNÜ

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Biz gazeteciler, milletvekillerimizi genelde eleştiririz ve bazen de bu eleştiri dozumuzu artırıp çok sert eleştiririz, bu sert eleştirenlreden biri de benim. Vekillerimizi, genelde Batman’ın eksikliklerinden ve vatandaşın ihtiyaçlarını karşılamakta duyarsız olmalarından ötürü eleştriyoruz. Bazı eleştirimizde de vekillerimizin mecliste oturmaktan öte yaptıkları bir şeyin olmadığını yazıp, vatandaşlarımızın vekillerimizi suçlamalarını kalemimize alırız. Sözü daha da uzatmadan konuya girmek istiyorum. Geçen hafta bir hemşerimizin bürokrasiye takılmış olan bir sorununu çözmek üzere Ankara’ya gittik. Tabi sorunun çözümünün ilk ve en önemli adresi şüphesiz meclis idi. Mecliste BDP milletvekillerinin henüz meclise dönüş yapmadıkları (şimdi meclisteler) ve bakan Mehmet Şimşek’e de ulaşmak çok zor olduğu için geriye bir tek Mv. Ziver ÖZDEMİR kalmıştı. Ziver Özdemir bizi sıcak karşılayıp sorunun çözümü için gereken girişimi yaptı ve hemşerimiz bu girişimden sonra bizlerden vedalaşıp meclisten ayrıldı. Ama ben vekillerin mecliste Batman için neler yaptıklarını bir günlerinin nasıl geçtiğine tanık olmak için Ziver Bey’in de müsadesiyle yanında kaldım. Ve gece geç saatlere kadar da onun gününe tanık oldum. Milletvekili Sayın Özdemir’i en fazla meşgul edip, yoran hiç şüphesiz telefon görüşmeleriydi. Odasındaki iki sabit hatlarla birlikte kendisinin de şahsi telefonu abartsız hemen hemen  hiç susmuyordu. Ve gelen telefonlarının tamamına yakını Batman’dan vatandaşların arama yaptıkları telefonlardı. Sayın Özdemir, elinden geldiğince bizzat kendisi telefonlara bakıyordu. Danışmanın baktığı telefonlara da daha sonra kendisi vatandaşa dönerek sorunlarını, isteklerini dinliyordu. Vatandaşların sorunlarını çözmek ve isteklerinin yerine gelmesi için gerekli talimatı gerekli yerlere veriyordu. Günde ortalama 250 telefonun altına düşmeyen görüşmelerinin kendisine rahatsızlık vereni hal hatır sorma görüşmelerinin olduğunu ve bu görüşmleri elinden geldiğince kısa tutmaya çalıştığını gözlemledim. Özdemir şahsi telefonlarının 24 saat açık olduğunu söylerken kimi zaman gece yarısı kimi zaman da sabah namazı saatlerinde de arandığını söylüyordu. Hiç ilginç telefon görüşmeleriniz oluyor mu diye sorduğumda ise kendisi gülerek, hem de çok oluyor diyerek bir kaç tane görüşmesini benimle paylaştı: “Bir gece saat 00:30′da telefonum çaldı ve cevap verdim; telefondaki kişi ‘……… köyün muhtarıyım dedi ve bana köyümüzün suları akmıyor bunun için yardımcı olmanızı bekliyoruz’ … dedi. Ben de kendisine tamam yarın kaymakama söylerim, gerekeni yapar dedim. Baktım bana aslında kaymakama söylemezseniz, köyün yakınındaki sondajı yapan şantiye şefine söyleseniz deyince ben de kaymakama söylememi istemediğinizin sebebi ne diye sorunca muhtar; “biz ara sıra kaymakama çayını içmeye gidiyoruz. Aramız da iyi ona söylerseniz belki bunu şikayet gibi alır ve aramız bozulur.” diye cevap verince ben de kendisine ben bir vekilim, eğer gecenin bu yarısında rahatlıkla beni arayıp sıkıntınızı söylüyorsanız ve bu şikayet olmuyor da ben kaymakama sıkıntınızla ilgilensin dediğimde mi şikayet oluyor, diye bir dayalog aramızda geçmişti. Yine bir gün gece yarısından sonra saat 02:30 sularında başka bir hemşerimiz aradı ve bana Kayseri yakınlarında trafiğe yakalandığını  ve ceza kesilmemesi için yardımcı olmamı söyledi. Ben de kendisine nasıl yardımcı olabilirim diye sorunca bana, telefonu trafik polisine vereyim ben Batman Milletvekiliyim ceza kesmezseniz derseniz belki kesmez… böyle trajikomik bir telefon görüşmemiz de olmuştu. Evet Mv. Özdemir, mecliste ve meclisin dışında gününün büyük bir bölümünü vatandaşların telefonlarına cevap vererek geçirmek zorunda kalıyorken  batı ilinin vekillerinin günlerini nasıl geçirdiklerini merak etmedim değil ve merakımı gidermek için CHP’nin Batman Gölge Milletvekili olan CHP Bursa Milletvekili Sayın Aykan Erdemir’i meclisteki odasında ziyaret ettim beni sıcak ve samimi karşılayan Sayın Erdemir’in yanında yarım saatten fazla kaldım ve Sayın Akan Erdemir’in ne cep telefonu ne de sabit  iki telefonunu  hal hatır ve küçük sıkıntılar için (her gün öyle) arayan Bursalı hemşehrisi olmadı ve değerli  ( halkın ) zamanı çalınmamış oldu…

http://batmancagdas.com/-vekilin-bir-gunu————————–makale,4900.html


BAYRAM’DAN SONRAYI BAYRAMA DÖNÜŞTÜREBİLMEK!

Yazan: admin Tarih: Oca 10th, 2012 | Kategori:: Batman Çağdaş Gazetesi Yazılarım
Bir ramazan ayını daha geride bıraktık ve yine diğer bayramlar gibi buruk bir sevinçle bayramı yaşıyoruz. Her ramazan ayında Türkiye’de verilen gencecik kurbanlar bu sene ramazan ayında kat be kat arttı. Geçen sene TSK’nın Ramazan Bayramına yakın bir dönemde eylemsizlik kararını almış olan PKK’nin 9 militanını öldürmesiyle Kürtleri karalar giymiş bir şekilde ramazan bayramıyla buluşturdu. Bu sene ise daha ramazanın ilk gününde bu sefer PKK’nin yaptığı yanlışla 4 askeri öldürmesi ve sonrasında PKK’nin saldırılarının artmasıyla iki tarafın kayıplarının artması tüm Türkiye’nin buruk bir ramazan ayının yaşanmasına neden oldu. Şimdi burada hangi tarafın yanlış yaptığı tartışmasına girecek değilim ve girmenin de bir anlam ifade edeceği inancı içerisinde de değilim; yalnız çok kanlı ve acılı bir ramazan ayını geride bırakmış iken ve de buruk bir ramazan bayramı yaşıyorken; bayramdan sonra bu kanın ve acının artması en büyük korkumuz. Her geçen gün artan çatışmalar sonucunda hayatını kaybeden gencecik insanların artması Türkiye’yi içinden kolay kolay çıkamayacak belki de çıkmayacak duruma götürmesi aşikar ve bu durum karşısında Türkiye halkları büyük bir endişe içerisinde. Türkiye henüz içinden çıkamayacak bir duruma gelmemişken ve artan bu çatışmaların durması için bir an önce çözüm yolu aranmalıdır ve bana göre bu çatışmayı durdurabilecek ve bu sorunu çözebilecek en önemli merci BDP ve AK Partinin Kürtmilletvekilleridir. BDP milletvekilleri ve AK Parti Kürt milletvekilleri her şeye rağmen bir an önce bir araya gelmeli ve bu sorunun çözümü için önemli bir adımı atmalıdır. İnanıyorum ki BDP isterse PKK’yi, AK Parti Kürt milletvekilleri de TSK’yı(iktidarı) bu çatışma ortamının sonlandırılması için ikna edebilir. Yeter ki bir kere cesaret edip bir araya gelerek siyasi gömleklerini çıkarıp tüm halkların hasret kaldığı sivil barış tişörtlerini giysinler. İnanıyorum ki böyle bir girişim olumlu bir sonuç elde edecektir ve bu girişime imzasını atanlar adlarını insanlık tarihine yazdıracaklardır. Ne olur cesaret edip bir kez buna girişin ve halkın mutlu bir şekilde kutlayamadığı bayramı, bayramdan sonra sevinçli bir şekilde kutlama şansı verin.
Tüm islam aleminin mübarek ramazan bayramını kutlar, bu bayramın tüm insanlık alemine barış vesilesi olmasını cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.